İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - P.u.S.u

Sayfa: 1 ... 5 6 [7] 8 9 ... 15
91
Ünlüler Galerisi / Ynt: Alison Angel
« : Haziran 05, 2009, 12:13:00 ÖS »

92
Ünlüler Galerisi / Ynt: Alison Angel
« : Haziran 05, 2009, 12:12:23 ÖS »




93
Ünlüler Galerisi / Ynt: Alison Angel
« : Haziran 05, 2009, 12:09:31 ÖS »




94
Ünlüler Galerisi / Ynt: Alison Angel
« : Haziran 05, 2009, 12:02:37 ÖS »



95
Forum Oyunları / Ynt: Bir Üstteki Üye
« : Haziran 05, 2009, 11:49:22 ÖÖ »
Tanımıyorum ama Mod olduğuna göre forumda baya bir emeği var sanırım

96
Ünlüler Galerisi / Alison Angel
« : Haziran 04, 2009, 07:59:00 ÖS »








97
Ünlüler Galerisi / Hillary Duff
« : Haziran 04, 2009, 07:55:33 ÖS »








98
KOMİK / Ynt: ABAZA GENÇLİK!!!!
« : Haziran 04, 2009, 07:52:18 ÖS »
Ahlaksızlık

99
Biyoloji / Organlar - Mide
« : Haziran 04, 2009, 07:47:22 ÖS »
Midenin anatomisi


Mide, büyük miktarda yiyeceklerin geçici olarak depolandığı organdır. Rahatlıkla 1.5 litre sıvıyı içinde tutabildiği gibi, maksimum 4 litre sıvı tutma kapasitesi vardır.
Midenin 3 ana bölümü vardır:
1-Fundus, 2-Kardia 3- Korpus (gövde) ve 4-Antrum (midenin son bölümü) Mide, içine giren yiyeceklerin kimyasal ve fiziksel olarak parçalandığı bir yerdir. Mide içini örten ve Mukoza denilen örtü dokudan sindirim sıvıları salgılanır. Mide içinde yiyecek varsa, her 20 saniyede bir dalgalar meydana getirerek sıvı ile katıyı birbirine karıştırır (Kimus). Sonuçta krem kıvamında yarı sıvı bir materyel meydana gelir. Meydana gelen karışım ince bağırsaklar tarafından emilecek seviyeye geldiyse, azar azar miktarlarda, pilor kanalını geçerek 12 parmak bağırsağına (Duodenum) geçer. Sıvıların mideyi terk etmesi katılardan daha hızlıdır ve mideyi boşaltması yaklaşık 20 dakikayı alır. Katı-sıvı karışımı materyelin mideyi terk etmesi ise yaklaşık 1.5 saati bulmaktadır.
Mide salgı yapan bir organdır. İç duvarlarında bulunan hücre ve bezler birçok önemli salgılar üretir: sindirim enzimleri, hormonlar, hidroklorik asit, intrensek faktör (B12 vitamininin ince bağırsak son kısmından emilmesi için bu faktörün varlığı şarttır). Mide kendi çıkardığı asitten kendini korumak için yapışkan, alkalen-bazik bir mukus da üretir.

Mide iç yüzeyindeki epitel hücreler

Midede bulunan farklı hücre çeşitlerinden biridir ve midenin iç yüzeyinde yer alır. Bu hücrelerin salgıladığı bikarbonat bakımından zengin mukus, midenin iç yüzeyinin aşınmasını ve mide özsuyundaki asidin bu dokulara zarar vermesini engeller.midenize dikkat ediniz.

Mide rahatsızlıkları

    * Gastrit
    * Ülser
    * Reflü
    * Mide kanaması

100
Biyoloji / Hücre Organelleri - Koful
« : Haziran 04, 2009, 07:46:32 ÖS »
Koful
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Hücre organelleri:

    1. Çekirdekçik
    2. Çekirdek
    3. Ribozom
    4. Taşıyıcı
    5. Granüllü endoplazmik retikulum
    6. Golgi aygıtı
    7. Hücre zarı
    8. Granülsüz endoplazmik retikulum
    9. Mitokondri
    10. Koful
    11. Sitoplazma
    12. Lizozom
    13. Sentriol

Koful, vakuol olarak da bilinir, sitoplazmada bulunan içi sıvı dolu boşluklardır. Genellikle bitki hücrelerinde görülür.Koful zarına tonoplast,koful sıvısına ise tonoplazma denir.Genç bitki hücrelerinde sayıca az ve küçük,yaşlı hücrelerde ise sayıca çok ve büyüktürler.
3 çeşit koful vardır: besin kofulu, sindirim kofulu ve boşaltım kofulu (kontraktil (vurgan) koful).Besin kofulları sindirim,kontraktil kofulları ise su balansını sağlamada rol alırlar.
Koful hayvan hücresinde çok ama küçük, bitki hücresinde az ama büyüktür. Yaşlı bitkilerde koful, hücrede daha çok yer kaplar.

101
Biyoloji / Ynt: Biyoloji
« : Haziran 04, 2009, 07:44:54 ÖS »
SINIFLANDIRMA NEDİR?

Sınıflandırmanın gereği:

Doğada çevremizde gördüğümüz tüm canlıları, ister istemez, farkında olsak da olmasak da sınıflandırırız. Örneğin; bitkiler ve hayvanlar, ağaçlar ve çalılar, kaya-taş-kum gibi ayırımlar bile bir tür sınıflandırmadır.
Sınıflandırmanın esas amacı, yeryüzünde bulunan canlıları, akrabalık ilişkilerine göre gruplandırmak ve bu sayede de düzenli bir sistem içinde çalışılmasını kolaylaştırmaktır. Bu amaca hizmet veren bilim dalı ise "Sistematik" veya "Taksonomi" olarak bilinir. Günümüzdeki sınıflandırmanın mantığında asıl dayanak, akrabalık dereceleridir. Ancak buna ek olarak vücut simetrisi, vücut boşluklarının tipi, embriyo evresinde görülen segmentasyon tipi, embriyonik gelişim evreleri, ortak kökenden gelen üyeler (kol, bacak, kanat gibi), iskelet tipi ve şekli, sindirim sisteminin tipi, larva durumları ve eşeysel özellikler gibi başka karakterlerden de yararlanılır.
Canlılar aleminde geçerli olan esas taksonomik gruplar büyükten küçüğe doğru şu şekildedir:

1. Chromista
2. Protozoa
Regnum (alem), Divisio (bölüm), Phylum (şube), Classis (sınıf), Ordo (takım), Familia (aile/familya), Genus (cins) ve Species (tür).

Sınıflandırmanın tarihçesi:

Sınıflandırmanın temeli Aristo'ya (M.Ö.384-322) kadar uzanır. Aristo, canlıları "Bitkiler" ve "Hayvanlar" olmak üzere iki aleme ayırmıştı. Daha sonra Ernst Haeckel (1834-1919) tarafından, "Protista" adı verilen ve bütün mikroskobik canlıları içeren üçüncü bir alem olması önerilmişti. Taksonomiyi ciddi anlamda ilk defa ele alan bilim adamı ise Carl von Linneaus'dur (1707-1778). Ancak Linneaus tarafından yapılan sınıflandırma, akrabalık dereceleri konusunda çok fazla bilgi vermemesi nedeniyle "suni sınıflandırma" olarak isimlendirilmiştir.
Taksonominin modern şeklini alması, Herbert Copeland ve Robert Whittaker isimli araştırıcıların çalışmaları sonucunda gerçekleşmiştir. Copeland tarafından önerilen sınıflandırmada, Haeckel'in sınıflandırmasına ek olarak bir de "Bakteriler" alemi yer alıyordu. Copeland'in fikirlerini biraz daha geliştiren Whittaker ise, "Fungi" adı altında beşinci bir alemi sınıflandırmaya kattı.
1990 yılında ise Carl Woese isimli araştırıcı tarafından, Whittaker'ın sınıflandırması elden geçirildi ve canlılar Bacteria, Archaea ve Eucarya olmak üzere 3 "domain" altında toplandı.

* Robert Whittaker'ın sınıflandırması
* Carl Woese'in sınıflandırması

CANLI NEDİR?

Canlı, organize olan ve bu organize karakteri sayesinde de kendi devamını sağlayabilendir. Kendiliğinden çeşitli kimyasal tepkimeleri gerçekleştiren, bu tepkimeler sayesinde yapı taşlarını kendisi oluşturabilen veya gerektiğinde bunları yıkabilen, üreyebilen, içinde bulunduğu koşullardan haber alabilen ve bunlara karşı tepkiler oluşturabilen ve en önemlisi de, bunların hepsini yapabilmek için mutlaka enerjiye ihtiyaç duyan her şey "canlıdır".

Canlıların kabul gören 3 temel ayırt edici özelliği;
(1) beslenme, (2) üreme ve (3) etraflarında olup bitenden haberdar olma (duyumsama) olarak sayılır. Bunların hepsinin temelinde ise, bir enerji gereksinimi vardır. Örneğin; bazı kristallerin de kendi kendilerine büyüdükleri bilinmektedir. Ancak gelişmek, üremek ve diğer her şey için, canlılar mutlaka enerjiye ihtiyaç duyarlar.

Çeşitli yaşamsal fonksiyonların ortaya çıkması, canlıların doğal yapısal özelliklerinin bir sonucudur. Örneğin beslenme, hücrenin canlı yapısının devamı ve işlevlerini yerine getirebilmesi için gerekli olarak ortaya çıkmıştır.

Dünya üzerinde bulunan tüm canlılar, DNA ve/veya RNA olarak bilinen nükleik asitleri taşırlar. Bu moleküller, yeni bir neslin meydana getirilebilmesi için gerekli olan bilgiyi depolar. Cansız varlıklarda ise, kendiliğinden çoğalma (üreme) söz konusu olmadığı için, bu tip bir bilginin depolanma gereksinimi de yoktur.

CANLILIĞIN ORTAYA ÇIKIŞI

Dünya üzerinde canlılığın oluşumundan önce, yapısı bugünkü atmosferden oldukça farklı olan bir ilkin atmosfer bulunuyordu. Serbest oksijen gazını içermeyen bu ilkin atmosferin başlıca bileşenleri amonyak (NH3), metan (CH4), su (H2O), azot (N2), fosfor (P) ve kükürtlü bileşiklerdi.

Yanardağ faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan su buharı ve sürekli yağmurlar sonucu atmosferde meydana gelen yıldırımlar, bu basit bileşiklerin belirli bir kimyasal düzen içerisinde bir araya gelmesine ve canlılığın temel taşlarını teşkil eden "organik bileşiklerin" oluşmasına neden oldu.

1953 yılında Stanley Miller isimli araştırmacı tarafından yapılan deneyde, canlılığın ortaya çıkışı ile ilgili olarak ortaya atılan bu görüşler aydınlığa kavuşturuldu. İlkin atmosferde var olduğu düşünülen gazları, yanardağ faaliyetleri sonucu atmosfere karışmış olan su buharını ve yıldırıma eşdeğer şiddette elektrik akımını kullanan araştırıcı; bu deney sonucunda çeşitli organik bileşiklerin ve özellikle de canlıların yapısında bulunan 20 aminoasitten 3 tanesinin (alanin, asparajin ve glisin) oluştuğunu gördü.

REGNUM (ALEM): MONERA

Monera aleminde incelenen tüm canlılar, zar ile çevrili gerçek organelleri bulunmayan prokaryot hücre yapısına sahiptir. (Bkz. Prokaryot hücre ile ökaryot hücre arasındaki farklar) Kitin yapıda bir hücre duvarı ve halkasal yapıda basit bir genetik materyal taşıyan bu canlılarda, amitotik hücre bölünmesi ile çoğalma görülür.

Monera alemi sınıflandırılırken, hayvanlar ve bitkiler gibi diğer canlı gruplarını sınıflandırmak için kullanılan terimlerin ve sistemlerin bu canlı grubuna uyarlanmış ve farklılaştırılmış halleri kullanılır. Monera yani "bakteriler" alemi öncelikle "domain" adı verilen iki gruba ayrılır:
1. Bacteria
2. Archaea

Çok yakın bir tarihe kadar bakteriler aleminde böyle bir ayırım söz konusu değildi. Fakat son yıllarda özellikle hücre biyolojisi, mikrobiyoloji ve genetik alanındaki hızlı gelişmeler, birbirinden çok farklı iki grup bakteri olduğunu ortaya koydu. (Bkz. Bacteria ve Archaea arasındaki farklar)
1. Domain: Bacteria - Gerçek Bakteriler

Laboratuar kültürleri üzerinde yapılan karşılaştırmalı ribozomal RNA 16S alt birimi sekans (dizilim) analizine dayanarak 14 Bakteri alemi belirlenmiştir. Mikrobiyel habitatlardan alınan örneklerin araştırılmasıyla da bunların dışında bir miktar daha alem tanımlanmıştır. Fakat, Bacteria'nın içinde gerçekte bulunan alem sayısının bundan çok daha fazla, büyük olasılıkla 50'nin üzerinde olduğu düşünülmektedir. Bu da demek oluyor ki, bizim laboratuar kültürlerinden bildiğimiz bakteriler buzdağının yalnızca görünen kısmı.

Bacteria içindeki Spirochetes ve Cyanobacteria gibi bazı dallar daha önceden, morfoloji, fizyoloji gibi fenotipik özellikleri göz önünde bulundurularak ayrılmışlar. Fakat diğer şubelerin çoğunda bulunan türler arasında oldukça fazla fenotipik farklılıklara rastlanıyor. Proteobacteria buna iyi bir örnek çünkü bu grup içinde rastlanan fizyolojik özelliklerin toplamı, mikroorganizmalarla ilgili olarak bilinen tüm fizyolojik özelliklerin neredeyse tamamına yakındır. Bu yüzden günümüzde bakterilerin sınıflandırılması, genetik özellikler temel alınarak yapılmaktadır.

Filogenetik olarak en eski olan bakteri grubu, tamamı hipertermofilik H2 kemolitotrofları olan Aquifex cinsini ve akrabalarını içerir. Buna yakın diğer soylar olan Thermodesulfobacterium, Thermotoga ve yeşil kükürtsüz bakteriler (Cholorofexus grubu) gibi gruplar da termofilik türler içerir.

Yeşil kükürtsüz bakterileri geçtikten sonra sırasıyla radyasyona yüksek derecede dirençli olan Deinococcus'u içeren deinococci ve akrabalarının, kendilerine özgü morfolojileriyle spiroketlerin (Spirochetes), fototrofik yeşil sülfür bakterilerinin, kemoorganotrofik Flavobacteria grubunun, tomurcuklanan bakteriler olan ve hücre duvarında peptidoglikan bulunmayan Plantomces / Pirella'nın, insanlarda ve diğer hayvanlarda hastalık yapan ve zorunlu hücre içi parazitler olan Chlamydia'nın ve morfolojik açıdan yine kendine özgü özellikleri olan Nitrospira'nın geldiğini görürüz.

Gram pozitif bakteriler, Cyanobacteria, ve Proteobacteria grupları, hakkında en çok bilgi sahibi olunan ve oldukça fazla sayıda cins içeren gruplardır.
2. Domain: Archaea - Eski Bakteriler

Archea, Crenarchaeota ve Euryarchaeota adı verilen iki ana alt koldan ve Korarchaeota adı verilen köklere yakın üçüncü bir alt koldan oluşur.

Crenarchaeota çoğunlukla bilinen tüm organizmalar içinde en yüksek sıcaklıklarda yaşayan hipertermofilik türleri içerir. Çoğu hipertermofil kemolitotrofik ototroflardır ve yaşam alanları fotosentetik canlılardan yoksun olduğu için, bu canlılar bulundukları çevredeki tek birinci üreticilerdir. Hipertermofilik crenarchaeotlar yaşam ağacında birbirlerine oldukça yakın ve kısa dallanmalar gösterirler. Bu durum da bu organizmaların evrim süreci içinde oldukça az değiştiklerini gösterir. Böylece, dünya üzerinde yaşamın ilk belirdiği zamanlara yönelik çalışmalar için iyi modeller olurlar.

Euryarchaeota grubu fizyolojik açıdan çok çeşitli türleri içine alır. Bu canlılar çeşitli bakımlardan uç noktalardaki yerlerde yaşarlar.

Korarchaeota sarı bir kaplıca taşı üzerinde yapılan gen analiziyle keşfedilmişti fakat şu anda laboratuar kültürlerinde mevcut. Archaea ağacının köklerine yakın bir noktadan çıkan bu grubun, biyolojik özellikleri açısından çok eski organizmalar hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayacağı düşünülüyor.

Enerji metabolizması açısından ele alındığında, çoğu Archaea'nın kemoorganotrofik olduğu, yani organik maddeleri enerji kaynağı olarak kullandığı görülüyor. Ototrofluk da Archaea türleri arasında oldukça yaygın.

1. Crenarchaeota
2. Euryarchaeota
3. Korarchaeota

REGNUM (ALEM): PROTİSTA

Bir hücreli canlıları içeren bu alemden itibaren, hücre organellerinin her biri zar ile çevrilmiş haldedir. Bu alem üyelerinden bazılarında görülen kloroplastlar, bitkilerde bulunan kloroplastların aksine, prokaryot hücreden köken almıştır.
Protista üyeleri, sahip oldukları bitkisel veya hayvansal özelliklerin çoğunluğuna göre iki grup altında incelenir:
1. Chromista
2. Protozoa

REGNUM (ALEM): FUNGİ (MANTARLAR)

Bu alem, yediğimiz şapkalı mantarları ve diğer organizmalarla birlikte yaşayan cıvık mantarları içerir. Bazı mantarlar, alglerle bir araya gelerek "liken" adı verilen toplulukları oluştururlar. Bazı türler de, bitkilerin köklerinde simbiyont olarak yaşarlar. Bitkilerin %90'ı, köklerinde simbiyont mantar türlerini taşır.
İletim dokusu bulunmayan ve bu nedenle heterotrofik, parazitik ya da saprofit (çürükçül) beslenen, fotosentez yapmamaları nedeniyle ışığa bağımlı olmayan, ökaryotik canlılardır. Çoğu hareketsizdir. "Ekzoenzimler" adı verilen sindirim enzimleriyle hücre dışı sindirim yapılır. Besin maddeleri, vücutta glikojen formunda depolanır. Hücre duvarları, ağırlıklı olarak kitin yapıdadır. Ayrıca hücre zarı yapısında, hayvanlardaki kolesterol yerine, "ergosterol" adı verilen özel bir bileşik bulunur.

Mayalar gibi bazı cinsleri tek hücreli olabilir. Çok hücreli üyeleri, "hif" adı verilen özel vücut bölümlerinden oluşurlar. Hifler, bir araya gelerek "misel" yapılarını meydana getirir. Spor adı verilen özel hücrelerle ürerler. Sıklıkla rüzgar yoluyla saçılan sporlar, organizmanın türüne ve ortam koşullarına göre eşeyli (mayotik) ya da eşeysiz (mitotik) olarak üretilirler. Eşeyli üreme öncesinde, "feromon" olarak bilinen kimyasallarla iletişim kurarlar. Bitkilerde görülen döl almaşı, mantarlarda da görülür.
Yapılan moleküler çalışmalar, mantarların en yakın olduğu canlı grubunun "hayvanlar" alemi olduğunu göstermiştir.
1. Divisio (Bölüm): Gymnomycota (Cıvık Mantarlar)
2. Divisio (Bölüm): Mastigomycota
3. Divisio (Bölüm): Amastigomycota

REGNUM (ALEM): PLANTAE (BİTKİLER)

Birincil olarak karada yaşamaya uyum sağlamış, hücrelerinde kloroplast bulunan, fotosentez yapabilen, ototrof (kendibeslek) canlılardır. Bu canlıların kloroplastları, ökaryot kökenlidir. Hücre duvarı sellüloz içerir. Organ ve doku sistemlerinde belirgin farklılaşmalar vardır.

Çoğalmaları birincil olarak gametofitik ve sporofitik fazların birbirini izlemesi suretiyle ortaya çıkan eşeyli üremedir. Gametofitik evre, evrimsel olarak gittikçe küçülmüştür. Yumurta ve sperm üreten yapılar çok hücrelidir ve kısır bir kılıf ile çevrelenmiştir. Zigottan embriyo gelişir ya da tohumsuz bitkilerde arkegoniyum, tohumlu bitkilerdeyse embriyo kesesi içine girerek genç sporofiti oluşturur.
Kural olarak sonsuz yaşarlar, vejetatif çoğalabilirler ve uyarılma için herhangi bir doku geliştirmemişlerdir.

Bitkiler dünyasının tarihi 4 devire ayrılır:
1. Siluriyen'e kadar Thallofitlerin çağı;
2. Geç Siluriyen'den Permiyen'e kadar damarlı Kriptogamların ve onlardan daha sonra ortaya çıkan Prephanerogamların çağı;
3. Permiyen'den Geç Jura'ya kadar Gymnospermlerin çağı;
4. Geç Jura'dan günümüze değin Angiospermlerin çağı.

Şimdilerde bitkiler 360 bin türe sahiptir. Bunların yaklaşık 2/3'ü tohumlu (600'ü açık tohumlular; 200 bini çift çenekli ve 50 bini de tek çenekli olmak üzere kapalı tohumlular), 1/3'üyse tohumsuz bitkilerdir.

1. Divisio (Bölüm): Cryptophyta (Tohumsuz bitkiler)
2. Divisio (Bölüm): Spermatophyta (Tohumlu bitkiler)

REGNUM (ALEM): ANIMALIA (HAYVANLAR)


Hayvanlar aleminin üyeleri; gelişmiş bir sinir sistemine ve hareket yeteneğine sahip olan, hücrelerinde kloroplast taşımamaları nedeniyle kendi besinlerini kendileri üretemeyen, bu sebeple de dışarıdan organik besin almak zorunda olan canlılardır. Besin, sindirildikten sonra hücre içerisinde alınır. Heterotrof (ardıbeslek) olan bu canlılar, beslenme şekillerine göre ayrıca otçul (herbivor), etçil (karnivor), hepçil (omnivor), böcekçil (insektivor), vb. olarak gruplandırılırlar.

Hayvanlar alemini, başlangıç olarak:
1. Omurgasızlar
2. Omurgalılar olmak üzere iki gruba ayırabiliriz.

 CANLILARIN SINIFLANDIRILMASI VE CAROLUS LİNNAEUS
1707 yılında İsveç’te doğdu.Babası papazdı.
İleriki yıllarda botanik dalında önemli ilkeler ortaya koyacağını bilirmişçesine,daha çocukken bitkilerle ilgilenmeye başlamıştı.
Asıl adı Carl Linne idi.Carolus Linnaeus ise Latinceleştirilmiş adıdır.
Lund,sonra Uppsala Üniversite’sinde eğitim görerek tıp diplomasını aldı.Botanik dalında çalışmaları Olof Celsius’un teşvikiyle olmuştu.
1732 yılında bitki örtüsünü incelemek için,Uppsala Bilim Akademisi tarafından Laponya’ya gönderildi.
Bu geziden sağladığı bilgileri ‘Laponya’nın Bitki Örtüsü’ adıyla yayınladı.
Linne daha o yıllarda kendi kendine bir sistem icat etmiş,dünyadaki bitki ve hayvan türlerini kapsayan kataloglar oluşturmuştu.
1735 yılında ‘Doğa Sistemi’(Systema natuare),1737 yılında ‘Bitki Cinsleri’ adlı eserleri ile botanik dünyasında adını duyurdu.
Systema natuare geniş kapsamlı bir çalışmadır.Eşey organlar temel alınarak sınıflandırma sistemine yer verilmiştir.
1736 yılında çıktığı gezi ile İngiltere ve Fransa’da çeşitli botanikçilerle tanışıp bilgi alış verişinde bulundu.
1738 yılında ülkesine döndü.Kısa bir süre sonra evlendi.
1741 yılında Uppsala Üniversite’sinin Botanik Kürsü’sünde göreve başladı.
‘İsveç’in Bitki Örtüsü’,’İsveç’in Hayvan Varlığı’ ve ‘Botanik Felsefesi’ gibi yapıtlara imza attı.
***** ***** ***** ***** ***** *****
1753 yılında ‘Bitki Türleri’(Species plantarum) adlı yapıtı ile büyük bir üne ulaştı.
Bu eserinde botaniğe olduğu kadar bütün doğa bilimlerine de önemli katkı sağladı.
8.000 kadar bitki türüne ‘ikili adlandırma’ sistemini uyguladı.
Pratikte büyük kolaylıklar sağlayan bu sistem,bütün canlıların iki tane adla adlandırılmasına dayanıyordu:
Birincisi canlının cinsini,ikincisi ise türünü belirtiyordu.
Hayvanlar dünyasını 6 kategoriye ayırmıştı:
1-Memeliler,2-Sürüngenler,3-Kuşlar,4-Balıklar,5-Böcekler,6-bu beş sınıf dışında kalan herşey için,solucanlar.
1761 yılında kendisine İsveç soyluluk ünvanı verildi.Bundan sonra Carl von Linne adını kullanmaya başladı.
***** ***** ***** ***** ***** *****
Linnaeus,kendisini aşırı derecede üstün gören bir kişiliğe sahipti.
Övünmeyi o kadar ileri götürmüştü ki,dünyaya o güne dek kendisinden daha büyük botanikçinin gelmediğini ileri sürmüştü.
Bulduğu sınıflandırma sisteminin,bilim dünyasının en büyük başarısı olduğunu sık sık açıklıyordu.
Onun bu gibi övünmelerine şüpheyle bakan kişileri affetmez,adlarını zararlı otlara vereceğini söylerdi.
Linnaeus’un bir diğer aşırı özelliği ise sekse olan yoğun ilgisiydi.
Bazı çiftkabuklular ile dişilerin cinsel organları arasındaki benzerlik onun ilgisini çok çekiyordu.
Bir midye türünün belli bölümlerine vulva,labia,pubes,anüs ve himen gibi isimler vermişti.
Bitkileri sınıflandırmasını üreme organlarının doğasına göre yapmıştı.
Bir de bu bitkilere aşırı seviyede insanlara özgü cilveler yakıştırmıştı.
Çiçekler ve çiçek davranışları için yaptığı açıklamalarda ‘rastgele cinsel ilişki’,’kısır metres’ ve gerdek yatağı’ gibi benzetmeler yapardı.
Bu durumda elbette birçok kişi kendisini yadırgıyordu.
***** ***** ***** ***** ***** *****
Ancak sınıflandırma sistemi olağanüstü güzeldi.
Linnaeus’tan önce bitkilere oldukça uzun ve açıklayıcı adlar veriliyordu.Örneğin fındık domatesi şöyle yazılırdı:
Physalis amno ramosissime ramis angulosis glabris foliis dentoserratis.
Linnaeus bu uzun ismi Physalis angulata haline getirdi.
O günlerde adlandırma konusundaki tutarsızlıklar bitkiler aleminde pekçok karmaşa yaratıyordu.
Bir botanik uzmanı,’Rosa sylvestris alba cum rubore folio glabro’ ile,
‘’Rosa sylvestris inodora seu canina’ olarak adlandırılan diğerinin aynı bitki olup olmadığından emin olamıyordu.
Linnaeus onu Rosa canina olarak sadeleştirdi ve karışıklığı sonlandırdı.
***** ***** ***** ***** ***** *****
Linnaeus’un sistemi düzenleme açısından son derece uygundur.
Bunun yerine ikame edilecek başka bir sistem bugüne dek bulunamamıştır.
Önceleri sınıflandırma sistemleri genellikle kişilerin kendilerine kalmış bir şeydi.
Örneğin hayvanlarda şu şekilde kategoriler vardı:Vahşi-evcil , karada yaşayan-suda yaşayan , büyük-küçük.
Veya Buffon,hayvanları insana faydaları açısından sınıflandırmıştı.
Linnaeus canlıların tümünü fiziksel niteliklerine göre sınıflandırma işine kendisini adamıştı.
Doğal olarak bu iş yıllarca devam etti.
Systema Naturae ‘in(Doğa Sistemi) 1735 yılındaki ilk baskısı 14 sayfaydı.
12.baskısı ise 3 cilt ve 2.300 sayfayı buldu. Böylece 13.000 kadar bitki ve hayvan türü adlandırılmıştı.
O zamanlar bilim dünyasında bu konuda daha kapsamlı başka eserler de vardı.
Örneğin İngiliz botanik bilgini John Ray yıllar önce yazdığı 3 ciltlik ‘Bitkilerin Tarihi’ kitabında 18.600 adet bitki türü sınıflamıştı.
Ama Linnaeus’un tutarlılık,düzen,basitlik ve güncellik gibi özellikleri daha üstündü.
***** ***** ***** ***** ***** *****
Bitki ve hayvanlar dışında minerallerin ve hastalıkların sınıflandırılması ile de uğraştı.
Linnaeus botanik bilgini,araştırmacı ve öğretmendi.
Ama her insan gibi elbette onun da hataları vardı.
O günlerde denizciler ve hayali geniş diğer gezginler,gördüklerini abartılı olarak anlatırlardı.
Linnaeus bu öykülere inanır,sisteminde efsanevi hayvanlara ve canavar tipi insanlara da yer verirdi.
Örneğin dört ayak üstünde yürüyen ve konuşamayan vahşi insana ‘Homo ferus’ adını vermişti.
Gene sisteminde kuyruklu insan anlamında ‘Homo caudatus’ yer alıyordu.
Buna rağmen balinalar ile inekler, fareler ve karada yaşayan diğer bazı hayvanlar arasındaki ilgiyi görmüştü.
Böylece onların Dörtayaklılar takımına ait olduğunu ilk saptayan kişi olmuştu.
Daha sonraki yıllarda bu ilişki Memeliler olarak değiştirildi.
1774 yılında bir felç geçirdi,4 yıl sonra öldü.

 BİYOLOJİNİN KONUSU

“Bio” canlı ya da yaşam, “logos” bilim anlamına geldiği için biyolojinin kelime anlamı canlı bilimi ya da yaşam bilimi olarak tanımlanır. Biyoloji, canlıların yapısını, vücutlarında geçen temel yaşam olaylarını, çeşitliliklerini, büyümelerini, gelişmelerini, davranışlarını,çevreleri ile ilişkilerini ve yeryüzüne dağılışlarını inceleyen çok geniş kapsamlı bir bilimdir.
İnsanlar her gün biyolojik problemlerle yüz yüze gelmektedir. Sağlıklı sanayileşme, düzensiz kentleşme, yeşil örtünün ve doğal güzelliklerin bozulmasıyla ortaya çıkan çevre kirlenmesi biyolojinin ilgilendiği günlük konular haline gelmiştir. Biyolojinin amacı canlılar dünyasında insanlığa yaralı sonuçlar çıkartmaktır.
Biyolojideki son gelişmeler, anne ve babadan geçen bazı kalıtsal bozuklukların bile düzeltilebileceği ümidini uyandırmıştır. Bu konuda yapılan çalışmalar genetik mühendisliği adını almakta ve bütün dünyada ilgiyle izlenmektedir. Artık biyologlar canlının genetik yapısında istenen bazı değişmeleri yapabilecek teknolojiye ulaşmışlardır. Bütün bunlar bize biyolojinin insanlık alemi için ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar hızla geliştiğini göstermektedir.
Canlı ortam ile ilgili her konuyu içine alan biyoloji teknolojiden en yüksek oranda yararlanan bir bilimdir. bilimsel çalışmalar ile teknolojik gelişmeler arasında bütünleyici bir ilişki vardır. Teknolojik gelişmelerden yaralanan bilimsel çalışmalar, daha kısa zamanda sonuçların alınmasında ve yeni araştırmalara geçişte kolaylık sağlar.

5.BİYOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

Biyoloji bilimi insanın hem kendini hem de diğer canlıları tanıma ve yaşam sınırlarını araştırma merakından doğmuş bir bilimdir. Mağara insanları çevrelerinde bulunan geyik, sığır ve mamut resimlerini mağara duvarlarına çizmişlerdir. Bulunan bu resimler insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli hayvan ve bitkilerin biyolojik özelliklerini bildiklerini gösterir.
Mağara devrinden sonra günümüzden yaklaşık olarak 2300 yıl önce, Yunanlı bilim adamı Polibus, “İnsanın Doğası Üzerine” adlı bir kitap yazmıştır.
Aristo(MÖ 383-322) herhangi bir biyoloji uzmanında bulunması gereken iki önemli özelliğe yani iyi gözlem yapabilme ve gözlemlerinden doğru sonuçlar çıkarabilme yeteneklerine sahiptir. Çalışmalarını “Hayvanların Tarihi, Hayvan Nesli Üzerine” ve “Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine”adlı kitaplarında toplamıştır.
Aristo, canlıların oluşumlarını ve hayvanların davranışlarını incelerken onları sınıflandırma yoluna da gitmiştir.
Galen, (MS 131-200) canlıların organlarıyla bu organların görevini inceleyen fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır.
İlk mikroskobun yapımını Galile 1610 yılında başarmıştır. Robert Hook 1665 yılında bir mantar kesitinin mikroskopta nasıl görüldüğünü açıklamış ve gördüğü yapılara “Cellula” (hücre) adını vermiştir.
Leuvenhook, 1675 yılında mikroskop kullanarak tek hücrelileri göstermeyi başarmıştır.
Pasteur , her ne kadar kimyacı ve mikrobiyolog olarak ünlendiyse de kariyer yaşamında fizik ve matematikle ilgili görevler de almıştır. Pasteur’ün çok sayıda buluşu vardır. Bunların içinde en önemlileri olarak; mikroskobik canlıların fermantasyona neden olduğunun tespiti, tavuk kolerasına neden oan mikrobun bulunması, kuduz aşısının bulunması sayılabilir.
Avustralyalı bir rahip olan Mendel(1822-1884), manastırın küçük bahçesinde bezelyelerle yaptığı deneyler sonucunda , kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişiyle ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Genetik bilimi 19. y.y.’ın ortasında biyolojide bir alt bilim dalı olan moleküler biyolojinin gelişimine olanak sağlamıştır.
Beijrinck 1889’da tütün bitkilerinin yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir.
Amerikalı biyolog olan James Watson ile İngiliz biyofizikçi Francis Crick 1953’te günümüzde kabul edilen DNA’nın yapısına ait bir model ortaya koymuşlardır.
Tüm bu ve daha bir çok çalışmaları içeren biyoloji, son dönemlerde diğer bilimlere oranla inanılmaz bir gelişme göstererek insanları şaşırtacak düzeye ulaşmıştır.

7. BİYOLOJİK UYGULAMA ALANLARI

Birçok meslek grubu ve bilim dalı doğrudan yada dolaylı olarak biyolojinin uygulama alanı içinde yer alır. Biyolojinin uygulama alanlarını şu şekilde özetleyebiliriz:

MOLEKÜLER BİYOLOJİ

TARIM

BİYOLOJİ

SU ÜRÜNLERİ

BİYOMEKANİK

FİZYOLOJİ

DİŞ HEKİMLİĞİ

TIP

BİYOTEKNOLOJİ

VETERİNERLİK

MİKROBİYOLOJİ

ECZACILIK

EKOLOJİ

GENETİK MÜHENDİSLİĞİ

Şema. Biyolojinin uygulama alanları

8. BİYOLOJİNİN DİĞER BİLİMLERLE İLİŞKİSİ

Biyoloji canlıların yapılarını, işleyişlerini, birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilimdir. Bütün canlıların da cansız dünyayı oluşturan maddelerden yapıldığı bilinmektedir. Bu bakımdan biyolojinin cansız dünyayı inceleyen bir çok bilimle ilgilenmesi doğaldır. Biyoloji, biyokimya, biyofizik ve biyomatematik aracılığıyla temel fen bilimlerinden olan kimya, fizik ve matematikle ilişkilidir. Paleontoloji (eski canlılar bilimi) aracılığıyla jeoloji ve astronomi ile dolaylı olarak; psikoloji, sosyoloji ve antropoloji ile doğrudan doğruya ilişkilidir.

BİYOLOJİ, en genel tanımıyla canlıları ince­leyen bir yaşam bilimidir. Ancak çok güçlü bir mikroskopla görülebilen virüslerden, 90 metre yüksekliğindeki kıyı sekoyaları gibi dev ağaçlara ve 150 ton ağırlığındaki mavi balina­lara kadar bütün canlılar biyolojinin ilgi alanına girer. Üstelik biyoloji bu canlıların yalnız dış yapılarıyla değil, bütün işlevsel ve biyokimyasal özellikleriyle, beslenmeleri, üremeleri, davranış biçimleri ve yeryüzündeki dağılımlanyla da ilgilenir.

Böylesine geniş bir alanı kapsayan bu bilimin neredeyse sayısız denecek kadar çok dalı ve uzmanlık alanı vardır. Bitkileri incele­yen botanik; hayvanları inceleyen zooloji; bakteri, virüs gibi tekhücreli mikroskobik canlıları inceleyen mikrobiyoloji; fosil canlıla­rı inceleyen paleontoloji; canlıların yapısını ve organlarını hem genel çizgileriyle, hem de doku ve hücre düzeyinde inceleyen morfoloji; bu organların işleyişini ve canlıların solunum, beslenme, üreme gibi yaşamsal etkinliklerini araştıran fizyoloji; canlıları akrabalık ilişkile­rine göre sınıflandıran taksonomi; virüslerden insana kadar bütün canlıların yapısını ve yaşam süreçlerini molekül düzeyinde ince­leyen moleküler biyoloji; kalıtsal özelliklerin genlerle kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını araştıran genetik; canlılar ile cansız doğa arasındaki karmaşık ilişkileri inceleyen çevre­bilim (ekoloji) ve deniz canlılarının yaşamını araştıran deniz biyolojisi bu sınırsız bilimin temel dallarıdır. Ayrıca birçok konunun araş­tırılmasında biyoloji ile öbür bilimlerin sıkı işbirliğinden yeni bilim dallan doğmuştur. Örneğin canlılann yapısındaki kimyasal mad­deleri ve bu maddelerin rol oynadığı süreçleri inceleyen biyokimya, biyoloji ile kimyanın örtüşme alanıdır. Biyofizik, canlılardaki çeşit­li süreçleri ve etkinlikleri açıklayabilmek için fizik bilimlerinin ilke ve kavramlanndan ya­rarlanır. Bitki ve hayvanlann yeryüzündeki dağılımını araştıran biyocoğrafya biyoloji ile fiziksel coğrafyanın, insanın kökenini ve evri­mini araştıran fiziksel antropoloji de biyoloji ile antropolojinin ortak dalı sayılır.

Biyoloji bilimlerinin bazı dalları, özellikle morfoloji, fizyoloji, moleküler biyoloji ve genetik, bütün canlılarla ilgilenen genel araş­tırma alanlandır. Oysa ilgisini belirli canlı gruplanyla sınırlandırmış olan botanik, zoolo­ji, mikrobiyoloji gibi dallar, kendi içlerinde de altdallara aynlarak iyice özelleşmiştir. Örneğin zoolojinin bir altdalı olan ornitoloji yalnız kuşlan, entomoloji böcekleri inceler. Botaniğin altdallanndan algolojinin konusu suyosunlan (algler), mikolojininki mantarlar­dır. Milyonlarca tekhücreli canlıyı konu alan mikrobiyoloji de yalnız bakterileri inceleyen bakteriyoloji ve virüsleri inceleyen viroloji gibi altdallara aynlmıştır.

Biyolojinin Tarihi ve Gelişmesi

Biyolojinin deneysel bir bilim olarak doğuşu,
İÖ 4. yüzyılda Eski Yunan bilginleriyle baş­lar. Daha eski uygarlıkların tarım ve hayvan­cılık konusundaki bilgileri ve Eski Yunan düşü­nürlerinin yeryüzünde yaşamın başlangıcına ilişkin görüşleri biyolojinin doğuşunu daha erken tarihlere götürürse de, ilk büyük biyo­loji bilgini olarak Aristo'nun adı anılır. Eski Yunanistan'ın en büyük bilgin ve düşünürle­rinden biri olan Aristo, birçok hayvanı kese­rek yapısını incelemiş ve hayvanları yapılanna göre sınıflandırmıştı.
İS 2. yüzyılda yaşayan Bergamalı Galenos, insan vücudunun yapısını daha iyi inceleyebil­mek için maymunlar ve domuzlar üzerinde çalışmak zorunda kaldı. Çünkü onun yaşadığı çağda kadavraları, yani ölü insan vücudunu kesip parçalamak yasaktı. Gene de bu göz­lemlerden vardığı sonuçlar 1.000 yıldan daha uzun bir süre biyoloji bilimlerine egemen oldu.
Galenos'tan sonra çok uzun bir süre biyolo­ji konusunda hemen hiçbir gelişme olmadı ve eski bilginlerin görüşleri hiç tartışmasız doğru kabul edildi. Ancak 16. yüzyılda Belçikalı anatomi bilgini Andreas Vesalius'un kadavra­lar üzerindeki çalışmalan biyolojide yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Vesalius, 1543'te yayımlanan ve insan vücudunu çizimlerle anlatan ünlü yapıtında, Galenos'un verdiği bilgilerden çoğunun yanlış olduğunu kanıtla mıştı. Eski bilginlerin bütün görüşlerine körü körüne inanmayıp, doğru bilgiye deneyle ulaşmak gerektiğini ortaya koyan bu çalış­ma çağının bilim anlayışını da derinden etki­ledi.

16. yüzyılın sonlarında mikroskobun bulun­ması biyolojide gerçek bir dönüm noktası sayılır. İtalya'nın kuzeyindeki üniversitelerde botanik, zooloji, anatomi ve fizyolojinin ba­ğımsız birer bilim dalı olarak okutulmaya başladığı o dönem, mikroskop sayesinde çok önemli buluşlara tanık oldu. Bitki ve hayvan dokuları, böceklerin yapısı mikroskopla ince­lendi; bakterilerin varlığı keşfedildi. Canlıla­rın en küçük yapısal ve işlevsel birimini tanımlamak için önerilen hücre terimi biyolo­jinin odak noktası oldu ve 20. yüzyılda moleküler biyolojinin doğuşuna kadar yaşa­mın bütün sırlan hücre biyolojisiyle açık­landı.

Bakterilerin bulunmasından yüzlerce yıl sonra bile, bilim adamlan bu çok küçük canlılann çürüyen maddelerin içinde kendili­ğinden türediğini düşünüyorlardı. 19. yüzyılın ortalarında Louis Pasteur, bakterilerin yalnız çürüyen maddelerde değil her yerde bulundu­ğunu, üstelik çürümenin sonucu değil nedeni olduğunu kanıtladı. Ayrıca bazı bakterilerin çeşitli hastalıklara yol açtığını açıklaması biyoloji araştırmalarına yeni bir yön verdi. Böylece biyologlar insan, hayvan ve bitkilerin yalnız sağlıklı yapılannı değil, hastalıklı bö­lümlerini de mikroskopla incelemeye başladı­lar. Aynı dönemde kimya ve fizik bilimlerinin gelişmesi de canlıların vücudundaki kimyasal ve fiziksel değişikliklerin incelenmesine yar­dımcı oldu.
Bitki ve hayvan yapılarının mikroskopla incelenmesi, canlıları yapılarına göre sınıflan­dırma düşüncesinin de esin kaynağıdır. 17. yüzyılda İngiliz doğa bilimci John Ray çiçekli bitkileri çeşitli familyalar içinde topladı; hay­vanları da parmaklan ile dişlerinin yapısına ve düzenine göre sınıflandırdı. 18. yüzyılda İs­veçli botanikçi Carolus Linnaeus, dünyanın her yanından topladığı bitki örnekleri arasın­daki akrabalık ilişkilerini tanımlayarak bu sınıflandırma çalışmalannı bilimsel temellere oturttu. Bitki ve hayvanlan önce sınıf denen büyük gruplara ayırdı; sonra her sınıfın içinde daha küçük gruplar olan takımlan, takımların içinde familyalan, familyalann içinde cinsleri ve nihayet her cinsin türlerini tek tek belirle­di. Canlılan önce Latince cins adı, sonra bütün öbür canlılardan ayıran tür adıyla adlandırma sistemi de Linnaeus'un bulu­şudur.

Hayvan ve bitki fosillerinin incelenmesi bir yandan paleontoloji gibi yeni bir biyoloji dalının doğuşuna, bir yandan da başlangıcı Eski Yunan düşünürlerine kadar uzanan ev­rim düşüncesinin pekişmesine yol açtı. Bulu­nan fosiller, hayvan ve bitkilerin milyonlarca yıldır çeşitli değişiklikler geçirerek bugüne kadar ulaştığını ve aralarında önemli yapısal farklar olan birçok hayvanın aynı atadan türediğini gösteriyordu. 19. yüzyılın başlann-da Fransız bilgin Jean-Baptiste de Lamarck, bu olguyu açıklamak için, çevre koşullanna uyum sağlamak üzere kazanılan yeni özellik­lerin kuşaktan kuşağa aktanldığını öne sürdü. Lamarck'tan 50 yıl kadar sonra da İngiliz doğa bilgini Charles Danvin, evrimin bir "doğal seçme" sürecinin sonucu olduğunu, ancak doğaya en iyi ayak uydurabilen canlıla­nn soyunu sürdürdüğünü açıklayarak evrim kuramını oluşturdu.

Lamarck ve Darvvin'in çalışmalan, bilim adamlarını kalıtım ve çevre etkenlerini incele­meye yöneltti. Bir türün bütün ayırt edici özelliklerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktanldı­ğını ilk kez 1866'da Avusturyalı keşiş Gregor Mendel bezelyeler üzerinde yaptığı çalışma­larla açıkladı. O zamanlar pek ilgi çekmeyen bu çalışma, kalıtımdan sorumlu olduğu sanı­lan kromozomların mikroskopla görülmesin­den sonra büyük önem kazandı. 20. yüzyılın başlannda, kalıtsal bilgiyi yeni döllere akta­ran hücre bileşenlerinin kromozomlar değil genler olduğu kanıtlandı. Daha sonra, hücre­ye bu kalıtsal bilgiyi nasıl değerlendireceğini ve ne zaman, hangi proteini bireşimlemesi gerektiğini bildiren DNA'nın (deoksiribonük-leik asit) yapısı açıklandı. Bütün bu aşamalar genetiğin doğuşuydu. Bugün, yaşamın sır-lannı adım adım çözen genetik ve mole­küler biyoloji ile doğal kaynaklann tüken­mesini ve çevre kirliliğini önlemeyi amaçla­yan çevrebilim biyolojinin en ağırlıklı dallan­dır.

BİYOLOJİK IŞILDAMA

Bazı canlılar, hüc-relerindeki kimyasal maddeleri ışık enerjisine dönüştürerek sürekli parlayan ya da yanıp sönen bir ışık yayarlar. Biyolojik ışıldama ya da biyolüminesans denen bu olaya hayvanla­rın pek çoğunda, ayrıca bazı mantarlarda ve bakterilerde oldukça sık rastlanır. Ama ger­çek bitkilerde, amfibyumlarda, sürüngenler­de, kuşlarda ve memelilerde bugüne kadar biyolojik ışıldama görülmemiştir.

Bakteri ve mantarların ışığı belirli zaman­larda değil, sürekli yanar. Canlının yaşamsal etkinlikleri sırasında bir "artık ürün" olarak ortaya çıkan bu ışığın, bakteri ya da mantarın yaşamında bilinen herhangi bir işlevi yoktur. Işıklı bakteri ya da mantarları barındıran çürümüş ağaç gövdelerinin ve etlerin gece­leyin parıltılar saçması, cinler ve periler üstü­ne çeşitli öykülerin anlatılmasına neden ol­muştur.

Bakteri ve mantarların bu amaçsız ışılda­masına karşılık, hayvanların çoğu yalnızca ürktüğünde ya da türdeşleriyle haberleşmek istediğinde ışık saçar. Örneğin ateşböcekleri-nin ışığı, çiftleşmeye hazırlanan erkek ve dişinin buluşabilmesi için bir haberleşme ara­cıdır. Hayvanların bir bölümü hücrelerindeki özel kimyasal maddeleri birleştirerek kendi ışığını kendisi üretir; bir bölümü de vücutla­rında barınan ışıklı bakterilerin ürettiği ışık­tan yararlanır.

102
Biyoloji / Biyoloji
« : Haziran 04, 2009, 07:41:23 ÖS »
Biyoloji

Biyoloji, Yunanca "Bios" (yaşam) ve "Logos" (bilim) kelimelerinin birleşmesi şeklinde isimlendirilmiş, tüm canlıların birbirleriyle ve çevre ile etkileşimlerini, bu etkileşimlerin sebep ve sonuçlarını araştıran, açıklayan "omni" bir bilim dalıdır.
Biyoloji 2 büyük alana ayrılır:

   1. Botanik (Bitki Bilimi)
   2. Zooloji (Hayvan Bilimi)


Biyoloji kendi içinde alt bölümlere ayrılır.

    * Biyofizik canlıları incelemede fizik araçlarını kullanan araç ve teknikler bütünüdür.
    * Kriyobiyoloji, sıcaklığınn canlıları nasıl etkilediği ile ilgilenir.
    * Entomoloji, böcekleri inceler.
    * Etoloji, doğal ortamdaki hayvanların davranışlarını inceler.
    * Evrimsel biyoloji, evrim teorisini destekleyen kanıtları inceler.
    * İhtiyoloji, balık bilimidir.
    * İmmünoloji, vücudun hastalıklara ve yabancı maddelere karşı direncini ve bunun temellerini inceler.
    * Limnoloji, göller ve bunlar içinde yaşayan canlıları inceler.
    * Deniz biyolojisi, okyanus ve denizlerdeki yaşamı inceler.
    * Tıp, tedavi ve iyileştirme sanatı ve bilimidir.
    * Mikrobiyoloji, mikroskobik organizmaları inceler.
    * Nörobiyoloji, hayvanların sinir sistemini inceler.
    * Ornitoloji, kus bilimidir.
    * Paleontoloji, tarih öncesi yaşamı inceler.
    * Sosyobiyoloji, sosyal ilişkilerin biyolojik temelini inceler.
    * Morfoloji: Canlıların dış görünüşünü, şeklini inceleyen bilim dalıdır.
    * Anatomi: Canlıyı oluşturan organları,bu organları birbirleriyle ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır.
    * Fizyoloji: Organizmadaki organ ve dokulardaki görevlerini, işleyişlerini inceleye bilim dalıdır.
    * Embriyoloji: Organizmanın gelişme devrelerini inceler. Özellikle döllenmiş yumurtadan (zigot) itibaren meydana gelen gelişme ve farklılaşmaları inceleyen bilim dalıdır.
    * Sitoloji: Hücrenin yapısını ve çalışmasını inceleyen bilim dalıdır.
    * Histoloji: Çok hücreli canlılardaki dokuların yapısını ve bu dokuların vücudun nerelerinde bulunduğunu,hangi organların yapısına katıldığını inceleyen bilim dalıdır.
    * Genetik: Canlılardaki kalıtsal özelliklerin dölden döle nasıl geçtiğini inceler. Ayrıca “gen” in yapısını görevini ve genlerde meydana gelen değişiklikleri inceleyen bilim dalıdır.
    * Moleküler biyoloji: Canlıların yapısını, moleküler düzeyde inceleyen bilim dalıdır.
    * Ekoloji: Canlıların hem kendi aralarındaki hem de çevreleriyle olan ilişkilerini tek tek veya birlikte inceleyen bilim dalıdır.
    * Taksonomi: Canlıları benzerliklerine göre sınıflandıran bilim dalıdır.
    * Parazitoloji: Asalak olarak yaşayan canlıların yapı ve özelliklerini inceleyen bilim dalıdır.

    * Ontojeni: Bir bireyin evrimsel geçmişini inceler.
    * Filojeni: Bir grup organizmanın (soyun=türün) evrimsel geçmişi inceler.
    * Biyocoğrafya: Canlıların yeryüzündeki coğrafi dağılışını inceler.
    * Bakteriyoloji: Bakterileri inceler.
    * Viroloji: Virüsleri inceler.
    * Patoloji: Hastalıkların belirti ve nedenlerini inceler.
    * Biyometri: Biyolojik olayları istatiksel olarak inceler.
    * Mikrobiyoloji: Gözümüzle göremediğimiz mikroorganizmaların beslenme, üreme gibi yaşam şekillerini inceleyen bilim dalıdır.
    * Uzay Biyolojisi: Uzay şartlarında canlıların karşılaştıkları yeni durumları, bunların canlı üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini, canlıların uzaya uyum şartlarını araştıran bilim dalıdır.
    * Biyokimya: Canlıların yapısındaki kimyasal maddeleri ve yaşamın temeli olan biyokimyasal tepkimeleri inceleyen bilim dalıdır.

103
Biyoloji / Ynt: Anatomi Terimleri Sözlüğü
« : Haziran 04, 2009, 07:38:41 ÖS »
Mediasten
Mediasten göğüs kafesinde yer alan, akciğerlerin arkasında kalan bölüm. Toraksın üstünden, diyaframa kadar uzanır. Kalp, kalbin büyük damarları, özafagus, trakea, frenik sinir, kardiak sinir, timus ve mediasten lenf nodlarını ihtiva eder. 3 bölüme ayrılır.

    * Ön mediasten: Perikardın önü, sternumun arkasında yer alır.
    * Orta mediasten: Ön ve arka mediasten arasında kalan kısım
    * Arka mediasten: Perikardın arka kenarları, büyük damarlar ve vertebra korpusları arasında kalan kısımdır.

Megakaryoblast
Megakaryoblast, promegakaryosit öncülü bir hücredir ki promegakaryosit de megakaryosite dönüşür.

Merkezî sinir sistemi (MSS)
Merkezî sinir sistemi (MSS, zaman zaman İngilizce kısaltmasıyla: CNS yani "Central nervous system") sinir sisteminin en büyük bölümünü teşkil eder. Çevresel sinir sistemi ile birlikte davranış kontrolünde temel bir göreve sahiptir.

Miyelin Kılıf
Miyelin kılıf, sinir hücresinde (nöron) bulunur. Nöronun çevresini bir yağ tabakası şeklinde sarar. Beyaz renktedir. İmpulsların (uyarıların) daha hızlı bir şekilde iletilmesini sağlar. Duyu sinirleri miyelin kılıf bulundururlar. Aksonun üzerinde yalıtkan bir madde olarak bulunurlar.

Mukoza
Mukoza veya sümükdoku ektodermik kökenli kaplayıcı zarlardır. Epitel ile kaplıdırlar, emilim ve salgılamada görev alırlar. Bazı iç organları ve dış çevreye açılan bazı vücut boşluklarını kaplar.
Mukoza zarından salgılanan yapışkan, kalın sıvıya müküs, mukus veya sümük denir. Mukoz tabaka içeren vücut boşluklarına solunum yolunun büyük bir kısmı, bütün gastrointestinal kanal ve üretra dahildir.

Nefron
Nefron, böbreğin en küçük yapısal birimi. Nefron böbrekte idrarın yapıldığı morfolojik üniteyi oluşturur. Bir böbrekteki nefron sayısı 1–3 milyon arasındadır. Nefronlar ortak açılma kanalları ile böbrek papillaları üzerindeki deliklere açılırlar. Böylece oluşan idrar ilk olarak kalikslerde ve dolayısı ile pelviste biriktirilmiş olur. Sağ ve sol böbreklere gelen günlük kan akımı 1,5 tonu bulur. Nefronlarda gerçekleşen süzme (filtrasyon), salgılama (sekresyon) ve geri emilme (reabsorpsiyon) aşamalarından sonra idrar şeklinde atılan miktar 1,5 lt kadardır.

Nervi Craniales
Nervi craniales (encephalici) (Kafa çiftleri,Kranial sinirler), Merkezî sinir sisteminden (Systema nevrosum centrale) çıkarak çevreye dağılan, Çevresel sinir sisteminin (systema nevrosum periphericum) beyinden çıkan (encephalic) bölümüdür.
Toplam 12 sinirden oluşur. Tümü beyin tabanından çıkarak kafatasındaki deliklerden geçerler.N.Vagus hariç baş ve boyun bölgesine yayılırlar. N. vagus ise Thorax (göğus boşluğu) ve Abdomen'e (karın boşluğu) yayılır)

Notokorda
Notokord ya da Notokorda; kordatların (sırtipliklilerin) ilkel iskeletine denir. Bütün sırtipliklilerin embriyolarında, sırtta (dorsal) ortada, boyuna uzanan , segmentsiz ve bükülebilir sopa şeklinde bir uzantıdır. Embriyoda mezodermle aynı zamanda ve benzer şekilde oluşur. Ya ilkin izden ya da blastoporun dorsal dudağından ya da archentronun tavanının dışarıya doğru gelişmesinden oluşur. Omurgalıların gelişimlerinde, mezodermin bir kısmından oluşan omurga, notokordanın yerini alır. Bütün omurgalılarda, notokorda, embriyonik gelişim sırasında kısa bir süre görülür.

Omurilik
Omurilik (Medulla Spinalis) omurga denilen kemik bir yapının içinde boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan ve ortasında yine boydan boya bir kanal içeren merkezî sinir sisteminin bir parçasıdır. İlk lumbar omurun alt kenarına kadar devam eder; buradan itibaren sinirler atkuyruğu şeklinde yayılır. Yaklaşık olarak kadınlarda 43 cm, erkeklerde ise 45 cm uzunluğunda ve 35-40 gram ağırlığındadır. Ayrıca omurilik omurilik soğanından gelen refleksleri kontrol eder omurilik tam olarak beyinde başlar. Bu yüzden ense köküne vurulmamalıdır. Omurilik direkt beyinden çıkan emirleri gerçekleştirir. Ayrıca omurilik basit refleksler merkezidir.
Omurilik denen yapı dışta ak madde ve içte H şeklinde bir boz maddeden oluşur. Ak madde miyelinli sinirlerden;boz madde ise sinir hücrelerinin gövde kısımlarından ve miyelinsiz sinirlerden oluşur. Omuriliğin dorsal boynuzu duyusal sinirleri alır,ventral boynuzu ise motorik sinirleri alır.
Omurilik vücutta istemsiz davranışları ve refleksleri kontrol eder. Vücuttan beyine gelen sinirler omurilikte çapraz yaparak gelir. Bu sayede vücudun sol tarafını beynin sağ lobu, vücudun sağ tarafını ise beynin sol lobu kontrol eder. Omurilikte sinir dokunun en ilkel diziliş şekli korunmuştur.33 omurdan meydana gelmiş olan omuriliğin üzeri beyin gibi üç katlı zarla çevrilidir.Bunların arasında da omuriliği sarsıntı ve darbelerden koruyan Beyin-Omur ilk sıvısı(BOS) bulunur. Omuriliğin sağından ve solundan düzenli sıralanmış 31 çift duyu ve motor siniri çıkar.Omurilik, iç kısımda gri maddeden yani perikaryonlardan yani sinir hücre gövdelerinden, dış kısımda ise sinir liflerinden yani aksonlardan yani ak maddelerden meydana gelmiştir.Boz madde ak madde içerisinde kelebeğe benzer bir yapıya sahiptir.Ak maddenin beyaz görünmesinin nedeni aksonun içerdiği miyelin kılıfdandır.Boz maddenin sağ ve sol yanlarında yan, ön ve arka boynuzcuk olarak isimlendirilen üç kısım bulunur.Bu boynuzcukların görevleri şunlardır; a)Yan boynuzcuk,otonom sinir sisteminin merkezlerini içerir. b)Ön boynuzcuk(Ventral kök),motor nöronları içerir. c)Arka boynuzcuk(Dorsal kök),Duyu nöronlarını içerir.

Omurilik Soğanı

Omurilik soğanı (Medulla Oblangata, Bulbus, Myelencephalon), beyin ile omurilik arasında yer alır. Böylece beyin ve diğer vücut organları arasındaki bağlantıyı sağlar. Üstündeki ponstan sulcus pontobulbaris, altındaki omurilikten (Medulla Spinalis) foramen magnum ile ayrılır. Beyne giren bütün sinirler omurilik soğanından geçer. Omurilik soğanı, istemsiz çalışan iç organların kontrol merkezidir. Solunum, sindirim, hapşırma, kusma, yutma, çiğneme, idrar yapma gibi refleksleri kontrol eder.

Omuz
Omuz insan vücudunda kolların gövdeyle birleştiği yere verilen isimdir. Omuz bölgesinde ve omuz eklemini çevreleyen birçok damar sinir paketleri, kas gurupları bulunmaktadır. En önemli görevi ise bu özel yapısı ile kol hareketlerini mükemmel olarak sağlamaktır.
Omuz eklemine "Articulatio Humerus" denir. Bu eklem iki kemikten oluşur Humerus (pazu) ve Scapula (kürek). Clavicula (köprücük) kemiği ise Scapulan ve Sternum (döş) kemiği arasında bulunarak omuz eklemini Thoraxa (göğüs kafesine) bağlar. Omuzun alt tarafında kalan çukurluğa ise Axiller Çukur (koltuk altı) denir.

Organ
Organ, biyolojide belirli bir görevi veya görevler bütününü yapan doku grubudur. Latince organum ("alet, araç") sözcüğünden türemiştir.
Sıradan hayvanlar (insanlar dahil), kalp, akciğer, beyin, göz, mide, dalak, pankreas, böbrekler, karaciğer, bağırsaklar, deri, rahim ve idrar torbası gibi organlara sahiptirler.
İlgili organlar bütününe organ sistemi denir.

Otopsi
Otopsi, bir cesedin ölüm nedenini belirlemek için yapılan tıbbi inceleme işlemi.
Otopsi genellikle ailenin isteği üzerine yazılı izin vermesi nedeniyle yapılır. Adli vakalarda ise savcının isteği üzerine otopsi yapılır ve aileden izin alınması gerekmemektedir.

Parasempatik Sinir Sistemi
Parasempatik sinir sisteminin nörotransmitteri asetil kolindir (ACh). Parasempatik sinir sistemi dinlenme anında devreye girer. Bu evrede aktif durumdadır. Sinir-kas kavşağında kasın uyarıyı alması için ACh salınır. Salınan ACh kastaki nikotinin ile birleşerek uyarıyı aktif duruma getirecek olayları tetikler (Ca salınımını arttırmak, kastaki mitokondriyi çalıstırmak gibi) böylece kas innerve edilir (uyarılır).

Penis Glans
Penis glans; aslında erkek üreme organı olan penisin baş kısmıdır. Bu bölüm mor olup içinden idrar yolu ve meni damarı geçen penis bölgesidir. Bu bölümde penis sertleştiğinde kanın penise çıkarak penis başınında büyümesini ve kalınlaşmasını sağlar. Penisin baş kısmı ergenlikten itibaren olgunlaşır ve erkek üreme organının boyu ile hemen hemen aynı olur. Bu uzama en fazla 19 yaşına kadar sürer. En son ise erkek ergenliğini tamamladığında penis glans(yani penisin baş kısmı)penisle hemen hemen aynı boyda olup mor renktedir ve çapı ise hemen hemen 10 cm kadardır.

Perikardiyum
Perikardiyum, kalbin etrafını saran ve kalp ile birlikte ana damarların (aort, vena kava vs.) kökünü kapsayan çift duvarlı kese.

Peyer Plakları
Peyer plakları, ince bağırsakları çevreleyen lenf dokusu plaklarıdır. İnce bağırsağın ileum bölgesinde, yoğunlaşmış lenfoid yapıları şeklinde bulunan bölgelerdir. Sindirim sistemini korumak üzere özelleşmiş bağışıklık hücreleri içeren lenf düğümleridir. Bağırsak lümenindeki patojenlerin kontrol altında tutulmalarını sağlarlar.
Peyer plakları ince bağırsak immünolojisinde önemli rol oynarlar. Fetal hayatın 24. haftasında oluşmaya başlarlar. 12-14 yaşlarında en çok olarak bulunurlar ve ilerleyen yaşla birlikte azalmaya başlarlar.

Prostat
(Yunanca προστάτης prostates, terimi "protector" koruyucu muhafız anlamına olup) üriner sistem'in son kısmına yakın bölümde mesane ve uretra (dış idrar kanalı) arasına yerleşmiş kestane şekli ve büyüklüğünde bir organdır.

Prostat sadece erkeklerde bulunur, kadınlarda prostat ya da eşdeğeri bir organ yoktur.

Renal
Renal, böbrekle ilgili olan anlamına gelir.

Reseptör
Reseptör (ya da almaç), vücut içinden ve dışından gelen uyarıları almakla görevli olan duyu epiteli hücrelerinin üst kısmındaki duyu tüylerine verilen isimdir.Uyarı ve almaç tarafından alındığı zamanda uyartıya dönüşür.

Safra Kesesi
Safra kesesi, karaciğerden salgılanan safranın toplandığı, karacigerin alt kısmında bulunan torba şeklinde bir organdır. Kesenin görevi, safrayı depolayıp, yoğunlaştırmak, ve gerekli aralıklarla oniki parmak bağırsağına safra salgılamaktır.

Sağ Atrium (Sağ Kulakçık)
Kalbin sağ üst boşluğu. Superior vena kava ile baş ve kollardan, İnferior vena kava ile vücudun alt kısmından gelen de-oksijene kanın kalbe ilk giriş yeri.

Sempatik Sinir Sistemi
Sempatik sinir sistemi, vücudu gerilime hazırlar. Stresli bir durum sırasında etkindir.
Sempatik sistemle ilgili nöronlar medulla spinalisde torakal ve lumbal bölge yan boynuzlarda bulunurlar. Buradan çıkan perisinapti, efferent sempatik lifler, spinal sinirin içine katılırlar. Daha sonra birleştirici dalla paravertebrel bir ganglion olan trunkus sempatikusa geçerler. Trunkus sempatikus vertabral kanalın iki yanına yerleşmiş uzun ve zincir şeklinde üstüste dizilmiş sempatik gangionlardan oluşmuştur.

Serebrum
Serebrum ya da cerebrum ya da telensefalon beynin en büyük ve en üst kısmında bulunan merkezi sinir sistemi bölümü. Sağ ve solda bulunan hemisferler corpus kollosum ile birbirleriyle bağlantı kurar. Serebrumun en dış kısmına serebral korteks denir.
Kompleks hareketlerin organizasyonu, öğrenilen deneyimlerin hafızada saklanması, duyusal bilgilerin alınması gibi mühim görevleri vardır.

Sinovyal Sıvı
Sinovyal sıvı, sinovyum tarafından eklemi nemlendiren ve kayganlığını sağlayan sıvıdır.
Vücudumuzun, eklem kıkırdaklarını sürtünme nedeniyle aşınmaktan korumak için, kendi kendine ürettiği, Hyaluronik asit içerikli kayganlaştırma sıvısıdır. Bu sıvını yoksunluğunda, kıkırdak yüzey aşınarak Osteoartrit hastalığı oluşur.
İleri derecede osteoartritli hastaların tedavisi için, cerrahi müdahale ile suni eklem protezi takılır.

Sebotta
Alman Menşeili insan anatomisi atlası. İki cilttir: Baş, Boyun, Üst Ekstremite ve Gövde, İç Organlar, Alt Ektremite. 22.Almanca baskısını yayınlayanlar: Prof. Dr. med. R.Putz ve Prof. Dr. med. R. Pablt, Türkçe çevirisini yapan ise Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilimdalı emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Kaplan Arıncı'dır.

Soluk Borusu
Nefes borusu (soluk borusu) vücutta solunan havanın geçtiği, boru şeklinde bir organdır. Omurgalılarda trakea havanın boğazdan akciğerlere geçişini sağlarken, omurgasızlarda dışarıdaki havayı doğrudan iç dokulara ulaştırır.
Soluk borusu, gırtlağın altındadır, on iki santimetre boyundadır.(Yani çok uzun değildir.) Altıncı boyun omuru hizasında gırtlaktan başlar. Dördüncü sırt omurunda ikiye ayrılarak bronşları yapar. Arkası düz silindirik bir borudur. Arka duvarı zardan, diğer duvarları yarım halka biçiminde üst üste dizilmiş kıkırdaklar, kas ve zardan yapılıdır. Soluk borusunun içini örten mukoza hava ile gelen küçük yabancı cisimlerin dışarıya atılması için, titrek tüylü hücrelerle döşelidir .Bronşlar, soluk borusunun ikiye ayrılmasından doğanlar, soluk borusunun yapısındadırlar, yalnız kıkırdakları daha düzensizdir. Her biri bir akciğere girer, sağ bronş daha ince, daha kalın daha kısa daha diktir; sol bronş daha ince, daha uzun ve daha yataydır. Bronşlar akciğerde ince dalcıklara ayrılırlar. Akciğer, göğüs boşluğunda sağ ve solda iki tanedir. Sağ akciğer, üç sol akciğer iki lobludur. Her akciğer tabanı diyaframda olan birer yarı koni biçimindedir. Dış ve iç iki yüz bir taban bir de tepeleri vardır. Akciğere giren çıkan yapılar iç yüzün ortasından girerler. Buraya akciğer atardamarları, akciğer toplardamarları, akkar yolları ,sinirler girer ve çıkarlar. Bronşlar içi hava ile dolu alveol denen keseciklerde biterler. Bu keseciklerin duvarlarında kılcal damarlar yayılır. Plevra, akciğerin dış yüzü ile diyafrağmanın üst yüzünü arasız örten seröz bir zardır. İç ve dış iki yaprağı arasında plevra boşluğu adı altında nemli ve kaygan boşluk vardır. Böylece, akciğerin solunum sırasında şişip küçülmesi kolaylıkla sağlanmış olur.

Sternum, Göğüs kafesi kemiğidir.

Striatum
Striatum telensefalonun bir parçası, bir bazal gangliyon çekirdeği . Anatomik olarak, kaudat nukleus ve putamene birlikte striatum denir.

Sümük
Sümük, burun boşluklarından ve bronşlardan gelen yapışkan sıvı.

Talamus
Talamus diensefalonun bir parçası. Koku duyusu hariç, tüm sistemlerden gelen afferent impulslar için bir kapı olarak kabul edilir. Ayrıca amaca yönelik bilinçli davranışlardan sorumludur. Vücuda gelen çeşitli uyaranlara bir çeşit filtre görevi yapar. Bu sayede konsantrasyon sağlanabilir.
Koku hariç tüm duysal uyaranlar için ara istasyondur. Uyaranları azaltma, güçlendirme, iletmeme fonksiyonu mevcuttur, önemsiz uyaranlar filtrede azaltılırken, önemliler artırılır, bu sayede konsantrasyon mümkün olmaktadır. Serebral korteks ile duysal sistemin kontrolünde de rol alır. Ayrıca bazal gangliyonlardan ve serebellumdan gelen uyaranları motor kortekse gönderir, bu yolla istemli hareket düzenlenmesinde önemli rol oynar.

Timüs, birincil lenf organlardan biridir.

Toraks
Toraks hayvan ve insanlarda vücudun bir parçası, baş ve abdomen arasında yer alır.
Memelilerde; sternum, trokal vertebralar ve kaburgalarla ile çevrilen vücut parçası. Boyundan diyaframa karar uzanır. Kalp ve akciğer torasik kavitede yer alır. Torakal kavitede yer alan bu iç organlar, sternum ve göğüs kafesi tarafından korunur.

Toraksik Kanal
Toraksik kanal, insan anatomisinde, lenfatik sistemin önemli bölümlerinden birini oluşturur. Toraksik kanal, vücuttaki en büyük lenf damarıdır. Vücuttaki lenf sıvısının çoğunluğunu toplar ve sistemik (kan) dolaşımına akıtılır.
Ductus thoracicus olarak da anılır.

Tüy
Tüy, insan ve hayvan derisi üzerinde bulunan ince kıl. Bazı bitki ve meyvelerle bazı dokumalar üzerinde görülen ince, kısa, yumuşak ve sık uzantılar da tüy olarak adlandırılır. Tüylerin çeşitli fonksiyonları vardır.

Ulna
Ulna yani dirsek kemiği, prizmatik formdadır. Bilekten dirseğe uzanan iki kemikten, uzun olanıdır.

Uç Beyin
Uç beyin dışındaki boz madde tabakası kabuğu oluşturur.2 yarımkürede incelenir.Yarımkürelerin bir kısmı koklama düzenlemesini sürdürür.Beynin his,irade,hafıza,düşünce,zeka,yaratıcılık,hareket,yazma,öğrenme ve duyu alınması olaylarını kontrol eder.

Vagus
Nervus Vagus onuncu kranial (kafa) siniridir. çeşitli özelliklerde afferent(beyne gelen) ve efferent (beyinden giden)lifler içerir. Kafatasından çıktıktan sonra dil kökü, farinks (yutak), larinks (gırtlak), trake, özefagus (yemek borusu), kalp ve akciğer gibi torasik organlar, mide , karaciğer, bağırsaklar gibi abdominal organlara dallar verir.Efferent lifleri parasempatik etki gösterir.Yani genellikle sindirim sistemini hızlandırırken diğel sistemleri yavaşlatır. Kesilmesi veya lezyonunda (hasarında), kesinin veya lezyonun olduğu yere göre ses kısıklığı, nefes darlığı, yutma güçlüğü, öğürme refleksi kayıbı,kalp ritminde hızlanma ve düzensizleşme, solunum yolunu kontrol eden kasların felci ile ölüm görülür.

Yanak
Yanak (Latin: Bucca, Osmanlıca: Ruhsar) kulak, göz altı, burun ve çene kemiği arasında kalan etli bölümdür. İnsanda ve diğer omurgalılarda elmacık kemiği ile çene kemiği arasında bir yanal duvar görevi görür.

Yemek Borusu
Yemek borusu, yenilen gıdaların ağızdan sonraki geçiş bölgesi.
İçten dışa doğru örtü epiteli, düz kas ve bağ dokudan oluşmuştur. Boyu yaklaşık 25 cm, çapı 2 cm kadardır. Besinler yemek borusundan geçerken yemek borusu peristaltik hareketler yapar. Yemek borusunda sindirim gerçekleşmez. Besinler yemek borusundan mideye geçiş yapar. Yemek borusu ağız ve mideyi birleştirir. Besinler yemek borusundan geçerek mideye ulaşır.

Yutak
YUTAK:ağız ve burun boşluğuyla,yemek ve soluk borusunun bilrşeştiği kısımdır.Burun ya da ağız yoluyla gelen hava yutağa geçer

Âdet
Menstrüasyon, kadınlarda ve bazı diğer dişi yüksek primatlarda, rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların kan ile birlikte vücuttan atılması işlemi. Halk arasında aybaşı olarak da bilinir. Kadınların ergenliğe erişmesinden menopoza girmelerine kadar yaklaşık 28 günde 1 tekrarlanan bu süreç, sadece gebelik süresince durur.
Menstrüasyon sadece insansılarda meydana gelir. Diğer plasentalı memeliler ise östrus olarak adlandırılan durumu yaşarlar. Östrus esnasında atılan dokular genellikle vücut tarafından absorbe edilir.

Çene
Çene, ağzın çevresinde yeralan, omurgalılarda çiğnemeyi sağlayan kemik donatımının adıdır.
Çeneyi oluşturan iki parçadan üstçene (lat. maxilla), kafatasına (lat. cranium) bağlıdır; altçene (lat. mandibula) kulağın hemen önündeki çene eklemi (lat. articulatio temporomandibulare) aracılığı ile kafatasına tutunmuştur. Çene eklemi vücutta çift taraflı çalışan tek eklemdir. Memelilerde alt çene hem aşağı yukarı, hem de iki yana hareket eder. Çeneyi kapatan kasların güçlü olmasına karşılık, açıcı kaslar hem az sayıda, hem de oldukça zayıftırlar: İnsanda ve hayvanların birçoğunda çenenin açılmasına yerçekimi yardımcı olur. Bazı yılanlarda, büyük avlar yutulurken, altçene yerinden ayrılarak aşağı inebilir.

Çizgili Kas
Çizgili kas hücresi, bir kırmızı kas hücresi tipidir. Miyozin ve aktin proteinleri içerir. Kasılma, bu moleküllerin bir biri üzerinde kaymasıyla gerçekleşir. İsteğe bağlı olarak hareket etmemizi sağlar. Sinir hücreleriyle bağlantılıdır. Çizgili kaslar, uçlarındaki krişlerle kemiklere tutunur. Kemiklerin hareketi böylece sağlanır. Bu kaslar:

   1. Kol ve bacak hareketini,
   2. Bel,sırt ve boyun omurlarının eğilip dönmesini,
   3. Koşma,spor yapmayı sağlarlar.

Çizgili kasların özellikleri ise şunlardır:

   1. Çizgili kas hücreleri, uzun ve silindir şeklinde hücrelerdir.
   2. Bir kas teli boyunca birden çok çekirdek bulunur.
   3. Kas hücrelerinin sınırları belirli değildir ve sitokinez (sitoplazma bölünmesi) görülmez.
   4. Beynin kontrolünde, isteğimizle çalışırlar.
   5. Düz kasa oranla daha hızlı kasılırlar.
   6. Eklem bacaklılardaki kaslar bu tiptendir.

Östaki Borusu
Östaki borusu, orta kulak ile nazofarenksi birleştiren, atmosfer basıncı ile orta kulak içi basıncı dengeliyen yol.Cavum tympani(orta kulak boşluğu) ile pharynx(yutak) arasında yer alır. Uzunluğu yaklaşık 36 mm olup, üst 1/3 ü kemik, alt 2/3 ü kıkırdaktır. Tarifi yapan İtalyan Anotomist Bartolommeo Eustachio anısına bu isim verilmiştir.
Çok fazla ses bulunan ortamlarda kulakların zarar görmesini önlemek amacıyla ağız bir miktar açılabilir,fazla ses östaki borusundan ağza verilir. ayrıca ağızdaki aşırı basınç kulağı olumsuz etkileyebilir.Ağızdan çıkan ucu ağzın iki yanında çenenin birleştiği yerde,dilin bittiği yerdedir,oradaki boşluk rahatlıkla hissedilebilir.

Üreme Sistemi
Üreme sistemi, bir canlının üremesinde rol alan anatomik yapıların bütününe verilen bir isimdir. Bir organ sistemi olan üreme sistemi, üreme organlarını barındırır. Farklı canlılar farklı şekillerde ürerler ve bu nedenle üreme sistemleri canlıdan canlıya büyük değişiklik gösterir. Üreme sistemleri canlının üreme tipine uyum sağlayacak şekilde gelişmiştir. Erkeklerde sperm ve kadınlardaki yumurtalık ile döllenme olur ve bebek oluşur.

Üreter
Ürterler, insan anatomisinde, idrarı böbreklerden idrar torbasına taşır. Üreterler kaslı borulardır ve bu nedenle idrarı peristaltizm hareketleri ile ileri itebilirler. Yetişkinlerde, üreterler genellikle yaklaşık 25-35 cm uzunluğundadırlar.

Üst Ekstremite Kemikleri
Üst extremite kemikleri insanda, humerus (pazu kemiği), antebrachium (radius ve ulna)(dirsek kemikleri), carpal kemikler (bilek kemikleri), metacarpus (el tarak kemikleri) ve phalanx (parmak kemikleri)lardan oluşur. Evrimsel anlamda insandan evcil memeli hayvanlara doğru gidildikçe humerus, sulcus musculus brachialis denilen kıvrımı yapar. Bunun nedeni hayvanların vücut ağırlığının yaklaşık %60'ının ön extremitelere düşmesidir. Üst extremite kemiklerine kanatlılarda ayrıca os coracoides denilen kanat kemiği de eklenir.

İdrar
İdrar, insan veya hayvan böbreği tarafından üretilip idrar kesesinde biriktirilen ve üretradan vücut dışına atılan sıvıdır.
Asidik kökenli olmayan kimyasal madde ve çözeltilerini barındıran memeli canlıların vucütlarındaki suyun muhtevasındaki mineral,inorganik ve diğer maddelerin dengesini sağlamak amacıyla idrar torbasından dışarıya çoğunlukla cinsel organlarda varolan mekanizmalar yardımıyla atılan madde. İdrar oluşumu, vücutta mineral ve diğer maddelerin dengesinin sağlanmasında etkilidir. Vücutta olması gerekenden fazla olan veya vücuda zararlı olan maddeler idrar yolu ile dışarı atılır. idrar içinde erimiş ya da süspension durumunda bulunan birçok maddeyi uzaklaştıran sıvıdır.

İdrar Deliği
İdrar Deliği (dişi uretra ağzı) klitorisin hemen altında, iç dudakların önde birleştiği yerde bulunan ve idrarın dışarı boşaltılmasını sağlayan idrar deliği uretra adlı yapının son kısmını oluşturur.

İdrar Kesesi
İdrar kesesi, sidik torbası veya mesane, memelilerin anatomisinde idrarı böbreklerden atıldıktan sonra, idrar çıkarmadan önce, depolayan organdır. İdrar, idrar kesesine üreterlerce getirilir, üretra aracılığıyla atılır. idrar torbası iltihabı İdrar torbasının (mesanenin) bakteri ve virüsler tarafından iltihaplandırılması sonucu ortaya çıkan bu hastalığa, tıp dilinde sistit denir.

İki Sıralı Sarmal
İki sıralı sarmal, bir sürgün üzerinde bulunan tomurcukların karşılıklı iki hat boyunca fakat tomurcukların karşılıklı gelmeyecek şekilde yer almış olmasına verilen addır.

İkincil Lenfoid Organlar
İkincil lenfoid organlar ya da yüzeyel (periferik) veya sekonder lenfoid organlar, bağışıklık sisteminde birincil lenfoid organlarda üretilen ve olgunlaştırılan lenfositlerin kan dolaşımıyla gelip yerleştiği vücut organlarıdır. Antijen ile karşılaşma ve bağışıklık yanıtı ikincil lenfoid organlarda gerçekleşir.
Bu organlar;

    * Lenf düğümleri
    * Dalak
    * Mukozal lenfoid organlar (MALT) larak sınıflandırılabilirler.

İlye
İlye, insanın ve bazı hayvanların kaba etlerini oluşturan yumuşak bölge. İlye bölgesi kalçanın arka kısmında yer alır; üstte ilye ibiği altta ilye kıvrımı ile sınırlıdır.

İnce Bağırsak
İnce bağırsak sindirim kanalının mide ile kalın bağırsak arasındaki kısmıdır. 5 yaşından büyük insanlarda boyu 5-6 m arasındadır. Üç kısma ayrılır: duodenum, jejunum ve ileum. Mideden gıdalar duodenuma pilor veya pilorik sfinkter diye adlandırılan bir kas ile girerler. Daha sonra ince bağırsak boyunca peristaltizm olarak adlandırılan kas kasılmaları ile hareket eder.
İnce bağırsakta besinlerin emilimleri gerçekleşir. Yağların ilk kimyasal sindirimi yapılır. İnce bağırsağa gelen safra ve pankreasöz suyu ile yağların, karbonhidratların ve proteinlerin sindirimi tamamlanır. Besinler ince bağırsakta en küçük moleküllerine kadar parçalanır. Bu moleküllerin ince bağırsaktan kan damarlarına geçmesine emilim adı verilir. İnce bağırsak, sindirim sistemimizde en çok besinlerin sindirildiği yerdir.

İnsan Beyni
İnsan beyni kraniyal sinirler ve omurilik sayesinde merkezî sinir sistemini kontrol eder, çevresel sinir sistemini yönetir ve hemen hemen insanın tüm işlevlerini düzenler. Kalp atışı, soluk alma ve sindirim gibi istemsiz eylemler, otonom sinir sistemi yoluyla farkına varmadan beyin tarafından yönetilir. [1][2] Düşünce, mantık ve soyutlama gibi daha karmaşık zihinsel eylemler ise bilinçli olarak beyin tarafından yönetilir.
Anatomik olarak beyin üçe ayrılır: ön beyin, orta beyin, ve art beyin; ön beyinde üst düzey işlevleri kontrol eden serebral korteksin çeşitli lobları bulunur, orta ve art beyin ise daha çok bilinçdışı, otonom işlevler ile ilgilidir.
Beyin oluşumu sırasında insan beyninin kütlesi vücut kütlesine göre diğer türlere nazaran artış göstermiştir. Bu süreç özellikle beynin dil ve bilinç ile ilgili olan bölümü olan neokortekste çok belirgindir. Neokorteks insan beyninin kütlesinin yaklaşık %76’sını oluşturur. Diğer hayvanlara göre çok daha büyük neokorteksi olan insan, daha ilkel türler ile benzer nöroanatomisi olmasına rağmen benzersiz zihinsel kapasiteye sahiptir. Uyaranlara karşı insanı uyaran, çevredeki olayların farkına varmasını sağlayan ve homeostazı sürdüren temel sistemler basit omurgalılar ile benzerdir. İnsan bilinci modern neokorteksin genişlemiş kapasitesi kadar beyin sapının gelişmiş yapıları üzerine de kurulmuştur.

İnsan İskeleti

İnsan iskeleti, kemiklerden oluşur ve bağlar (ligamanlar), kirişler (tendon), kaslar, kıkırdaklar ve diğer organlar tarafından desteklenir.

İnsan Vücudu
İnsan vücudu, insanın bütün fiziksel ve kimyasal organizmasından oluşan yapısıdır. Vücut, insan sağlığının maddesel parçasıdır; insan varlığının korunması ve soyun sürekliliği için birbiriyle uyarlı biçimde çalışan öğelerden oluşmuştur.

İskelet
Kemiklerden oluşmuş eklem ve bağlarla birbirine tutturulmuş,etrafı kaslarla sarılı destek yapıya İskelet denir.İskelet veya iskelet sistemi, biyolojide canlı organizmaya fiziksel destek sunan,iç organların korunmasını sağlayan,çoğunlukla minerallerdan oluşan bir organdır.İskelet organizmanın kendine özgü şeklinin oluşmasını sağlar.Sokrates 43 eserinde kemiklerden bahsetmiştir.

İç İskelet
İç iskelet, omurgalılara özgü iskelet türü.
İç iskelet, kemik, kıkırdak, zar ve eklem parçalarından oluşur. Bu sistem, omurgalı hayvanların yumuşak organlarına destek, kaslarına da bağlantı görevi görür. Omurgalıların iskeletlerinin en önemli parçası omurgadır. Omurga, tüm beyni koruyan kafatasıyla tamamlanır.

İçorgan
İçorgan: Vücudun büyük boşluklarında bulunan ( kalp, mide, akciğerler, böbrekler, karaciğer) gibi organların ortak adıdır.


Vikipedi

104
Biyoloji / Anatomi Terimleri Sözlüğü
« : Haziran 04, 2009, 07:37:24 ÖS »
Adem Elması
Adem elması(Gırtlak Çıkıntısı), tiroid çıkıntısıdır. Genelde erkeklerde görülür (Kadınlarda da görülebilir). Erkeklerde ergenlikdöneminde oluşmaya başlar, ergenliğin belirtilerinden biridir. Yutma sırasında yukarı çıkar, daha sonra aşağı iner. Bu hareketin olmaması tümör veya enfeksiyon oluşumunun sebebi olabilir. İngilizcesi "Adam's Apple"dır.Latince'de prominentia laryngea adını alır.

Akciğer
Akciğer, hava soluyan omurgalılardaki temel solunum organıdır. Ana görevi atmosferdeki oksijeni kan dolaşımına nakletmek ve dolaşımdaki karbondioksiti atmosfere çıkartmaktır. Bu görev, gaz değişiminin vuku bulduğu milyonlarca küçük, müstesna biçimde çok ince duvarlı hava kesecikleri oluşturan dolaşımı sağlayamadan kanı boşa vermektedir. özelleşmiş hücrelerin mozaiği sayesinde gerçekleşir. Akciğerlerin solunumla ilgili olmayan görevleri de vardır.
Akciğer ile ilgili tıbbi terimler genellikle pulmo- ile başlar; bu Latince pulmonarius, "akciğerlerin", sözcüğünden gelmektedir ki bu sözcük de Yunanca pleumon yani "akciğer" ile akrabadır.

Akciğer Hilusu
Akciğer hilusu akciğere çeşitli yapıların girdiği ve çıktığı yerdir. Pulmoner arter, superior ve inferior pulmoner venler, bronş ve bronşu saran bronşial damarlar geçer.
Akciğer Zarı
Akciğer zarı, (pleurae ya da plevra) akciğeri çevreleyen zarımsı iki dokudan oluşur. Dış zar göğüs duvarına bağlıdır (pariteal pleura) içteki ise akciğere ve diğer iç dokulara bağlıdır (visceral pleura). Bu iki zar arasında "zar boşluğu" adı verilen ince bir boşluk bulunur. Bu boşluk akciğer tarafından üretilen bir sıvı ile doludur.
Alveol
Alveoller, akciğerlerin içinde bulunur. Kılcal damarlardaki olan karbondioksiti alıp, kılcal damarlara içlerinde olan oksijeni verirler. Buna madde alışverişi denir.Alveoller kan dolaşımında da görevlidir.Nefes aldığımızda hava burun;yutak;gırtlak;soluk borusu;akciğerler;bronşlar;bronşçuklar ve alveoller yolunu izler.Alveoller de havayı temizleyip;kılcal damarlara verir.Damarlar tüm vucuda dağıtır.Kirlenen kan geri kılcal damarlar ile alveollere gelir.Alveoller karbondioksiti alır,bronşlara verir,bronşlar soluk borusuna,soluk borusu burna verir.Burundan da dışarı atılır.Yani alveoller gaz alış-verişini yapar.Yeni alveollere genç alveoller denir.
Ansefal
Ansefal, merkezî sinir sisteminin kafa boşluğu içinde yer alan parçasıdır. Fransızca encéphale tüm beyin demektir.
Ansefaldeki merkezlerin en önemlileri omurilik soğanı, beyincik, beyindir.

Aritenoid
Aritenoid, Larinks iskeletinde bulunan ve bir çift olan kıkırdaktır. Tabanı aşağıda üç yüzlü bir piramide benzer. Krikoid kıkırdak üst kenarı ile eklemleşir.

Aşil Tendonu
Aşil tendonu, bacağın baldır kaslarının büyük tendonu, ayak bileğinin arkasında topuğa tutunur.
Aşil tendonu iltihabına Aşil tendiniti denir.
Baldırın arka bölümündeki kas grubunun topuk kemiğine birleşmesini sağlayan yapıya Akhilleus'un aşağıdaki öyküsünden esinlenilerek Aşil tendonu adı veriliyor. Homeros'un İlyada'sındaki Troya savaşının en önemli figürlerinden olan Akhilleus (Aşil), Thetis ile Peleus'un oğludur. Annesi Thetis, Akhilleus'a ölümsüzlük kazandırmak için çocukken onu ölüler ülkesindeki Stiks Irmağı'na daldırmıştır. Bunu yaparken Akhilleus'u topuğundan tuttuğu için topuğu büyülü suya değmemiştir. Akhilleus'un ölümü ancak ve ancak topuğundan alacağı bir darbeyle olacaktır. Paris, attığı okla onu topuğundan vurur ve Akhilleus'u öldürür.
Aşil tendonunun kopması, kesilmesi halinde ömür boyu sakatlık olur. Ruanda soykırımdada Hutular, Tutsileri öldürmekten yorulup kaçmalarını önlemek için Aşil tendonlarını kesmişlerdir.

Baldır
Baldır bacağın diz ile topuk arasındaki bölümüne verilen addır.
Özellikle baldır kasları, diz bağlarının desteklenmesi açısından çok önemlidir ve dizin darbelere karşı korunması için baldır kaslarının kuvvetlendirilmesi gerekmektedir.

Beyaz Madde
Beyaz madde (zaman zaman ak madde), sinir sisteminde bulunan nöronların aksonlarının oluşturduğu topluluklara denir. Rengi beyaz olan ve ismini buradan alan maddenin renginin beyaz olma sebebi miyelinli sinir liflerini içermesidir; miyelinin rengi beyazdır.

Beyincik
Beyincik ya da Cerebellum, denge organlarımızdan biridir.Kasların düzenli çalışmasını sağlar.Fossa cranii posterior'da,bulbus ve pons'un üst arka kısmında bulunur. Beynin ikinci büyük (beynin 1/8'i kadar), rhombencephalon'nun en büyük parçası olan beyincik 150 gr ağırlığındadır. Yukarıdan aşağıya biraz basık, ovalimsi şekilde olan beyinciğin en geniş boyutu, transvers yöndedir. Bulbus ve ponsla birlikte 4. ventrikülü çevreler. Lobus occipitalis ile aralarında tentorium cerebelli bulunur.
Beyincik, hemisferium cerebelli denilen iki yan lobla bunları ortada birleştiren vermis cerebelli'den oluşur. Beyincik, pedunculus cerebellaris inferior ile bulbusa, pedunculus cerebellaris medius ile ponsa ve pedunculus cerebellaris superior ile de mesencephalona bağlanır.
Beyincik, lobus cerebelli anterior, lobus cerebelli posterior ve lobus flocculonodularis olarak üç loba ayrılır.

    * Lobus anterior, beyinciğin üst-ön tarafında bulunur ve üst yüzden görülebilir. Bu lobu vermis cerebellinin lingula cerebelli, lobulus centralis ve culmen kısımları ile hemispherium cerebellinin ala lobuli centralis ve lobulus quadrangularis kısımları oluşturur. (Lobus anterior ile lobus posterioru fissura prima ayırır.)
    * Lobus cerebelli posterioru vermis cerebellinin declive, folium vermis, tuber vermis, pyramis ve uvula kısımları ile hemispherium cerebellinin lobulus simplex,lobulus semilunaris superior, lobulus semilunaris inferior, lobulus paramedianus, lobulus biventer ve tonsilla cerebelli kısımları oluşturur.
    * Lobus flocculonodularisi, vermis cerebellinin nodulus vermis kısmı ile hemispherium cerebellinin pedunculus flocculi ve flocculus kısımları oluşturur.

İç yapısı, dışta cortex cerebelli içte corpus medullare cerebelli bulunur. Cortex cerebelli içe doğru stratum moleculare, stratum purkinjense ve stratum granulosumdan oluşur. Afferent ve efferent aksonlar geçer. Ayrıca nuclei cerebelli adı verilen ve orta hatta çift taraflı yerleşmiş dört nukleus vardır. Beyincik kesitlerinde cortex ve corpus medullare ağaca benzer bir görüntü oluşturur.


Birincil Lenfoid Organlar
Birincil lenfoid organlar ya da merkezi (santral) veya primer lenfoid organlar, bağışıklık sisteminde lenfositlerin üretim ve olgunlaştırma işlerinin yapıldığı vücut organlarıdır.
Bunlar;

    * Kemik iliği
    * Timüs bezi
    * Fabrikus kesesidir.

Kemik iliği
Vücut ağırlığının %6'sını oluşturan kemik iliğinin kırmızı bölgesinde tüm kan hücreleri üretilmektedir. Kemik iliğinden kök hücreler, bağışıklık sisteminde rol oynayan lenfositlerin öncüleri burada yapılır ve olgunlaştırılmak üzere diğer lenfoid organlarına giderler.

Timüs
Kemik iliğinde üretilen öncü lenfositlerin olgunlaşmak üzere geldikleri organdır. Göğüs kemiğinin arkasında bulunur. Lenfositler burada timüsün kabuk kısmından medulla denilen iç kısmına doğru geçerlerken sınava tabi tutulurlar, medullaya geçebilen lenfositler olgun T lenfositler olarak vücuda bırakılırlar. Olgun lenfositler kan dolaşımıyla ikincil lenfoid organlara giderler.

Fabrikus Kesesi
Memeliler haricinde diğer hayvanlarda ve vücudun kalınbağırsağın anüs kısmında bulunan bir organdır. Bu organda da Kİ'den gelen öncü lenfositler olgunlaştırılır ve olgun B lenfosit halinde kana verilir. Memelilerde B-lenfosit olgunlaştırılması kemik iliğinde yapılır.
Lenfoid organlar birincil ve ikincil lenfoid organlar olarak iki grup halinde incelenseler de birbirleriyle sürekli ilişki halindedirler.

Burun Boşluğu
Burun boşluğu (nazal kavite veya nazal boşluk) yüzün ortasında burnun arkasında ve üstünde bulunan hava ile dolu, büyük bir boşluktur.

Büzgen
Büzgen ya da sfinkter kas, vücuttaki herhangi bir deliğin açılış veya kapanışında görev alan ve bu deliğin çevresini çember biçiminde saran kastır. İnsan bedeninde 40'ın üstünde büzgen bulunur. Bu büzgenlerin bazıları mikroskobik ölçülerdedir.

Cerumen
Cerumen, tıpta ve sağlıkta kulak kiri anlamında kullanılan bir terimdir. İnsan kulağında normal olarak bulunan balmumu kıvamındaki salgıdır. Bu salgının fazlalığı, kulak tıkanması ve geçici sağırlığa yol açar.

Chondrocranium
Chondrocranium, kıkırdak halindeki embriyonik kafatası, kafa kemikleri sınırlarının henüz belli omadığı, kemiklerin kıkırdak yapı gösterdiği devredeki embriyonun kafatasıdır.

Chorista
Chorista, embriyoner gelişim hatası olarak ait olduğu organ veya oluşum dışında yerleşmiş, dolayısıyla normal yerinden uzaklaşmış doku kitlesidir.

Circumduction
Circumduction, kol veya bacağın, tepesi eklem noktasında olan, kaidesi ise uzun serbest ucu tarafından çizilen daire tarafından oluşan bir koni çizer şekilde havada sallanmasıdır.

Corpus callosum
Corpus callosum, Beynin her iki lobu arasındaki bilgi iletişimini sağlayan sinir ağlarından oluşan yapıdır. Zarar görmesi halinde yabancı el sendromu görülmesi muhtemeldir.
Yalnız bu açıklamada üzerinde durulması gereken bir durum vardır. Yabancı el sendromu dediğimiz hastalık Corpus Collosoum'un zarar görmesi halinde değil ayrık beyin çalışmaları ile iki beyin lobunun Corpus Collosoum'un tamamen kesilmesiyle ve dolayısıyla loblar arasındaki bağlantının kopmasıyla oluşur. Bu deney sanırım 1960(?) larla birlikte Sperry'nin çalışmalarıyla gerçekleştiriliyor. Ve dene epilepsi (sara) hastaları üzerinde deneniyor. Ama deney ilk olarak kediler üzerinde gerçekleştiriliyor).

Damar Tabaka
Gözün en iç tabakasıdır.Işığa duyarlı hücreler ve görme sinirleri ağ tabakada bulunur. sert tabakanın altında yer alır ve gözün beslenmesini sağlayan damarlardan oluşur.damar tabaka,gözün on kısmındaki irisi oluşturur.Ayrıca bir takımı sert tabakanın altında yer alır gözün beslenmesini sağlar ışığın fazla olduğu zaman göz bebeği daralır az ışıklı ortamda da büyür.

Deri
Deri veya cilt, insanlar ve hayvanların vücutlarını kaplayan en üst katman olup, altında barındırdığı kas ve organları koruyan ve doku tabakalarından oluşan bir örtü sistemi organıdır. Bu tabakanın altında yağ tabakası vardır. Yağ tabakası vücudumuzu sıcak tutar ve darbelere karşı korur. Burada bulunan ter bezleri boşaltıma yardımcı olur.
Cilt bizi dışarıya karşı koruyan bir bariyerdir. Aynı zamanda vücut ısısını ve su dengesini korur, çeşitli zararlı maddelerin ter yoluyla vücuttan atılımını gerçekleştirir. Kabaca üç tabakadan oluşur. En altta, destek dokusu olan kollajen, kan damarları ve salgı bezleri bakımından zengin dermis tabakası yer alır. Ortada stratum bazale denilen sürekli yeni hücrelerin yapıldığı tabaka vardır ki bu hücreler yavaş yavaş cildin üst tabakalarına doğru yolculuk yaparlar ve yaklaşık 14. günde artık canlılıklarını kaybetmeye başlayarak en üstte birikirler ve stratum korneumu (boynuzsu tabaka) oluştururlar. Normal bir cildin sağlığını ve güzelliğini sürdürebilmesi için en üstteki ölü hücrelerin sürekli dökülüp yenilenmeleri gerekir. Çünkü dökülüp yenilendikçe yeni deri daha temiz olur. İnsanın cildi kendini yaklaşık her 28 günde bir yeniler. Erkeğin cildi bir kadının cildine bakarak daha kalındır ve bu yüzden kendini yenileme süreci daha uzundur.

Dermatom
Dermatom, tıp dilinde vücudun "coğrafi" duyu bölgelerine verilen isim.
Periferik sinir sisteminde deri yüzey duyusunu alan bölge o sinire ait dermatom olarak adlandırılır.

Dil
Dil (lingua, tongue), Ağız içinde bulunan ve 5 duyudan "tad alma" yı gerçekleştiren kaslardan yapılmış organdır. Ayrıca yiyecekleri çiğneme ve yutma işlemine yardım eder, insanlarda konuşmayı da sağlar.En çabuk kendini yenileyebilen organ olarak da tanınır.


Dirsek
Dirsek kolun ve ön kolun birleştiği noktaya denir. 3 kemiğin oluşturduğu bir eklemdir. Ulna, Radi ve Humerus. Ulna ve radi birbirine paralel olarak ön kolda yani el bileği ve pazu kemiği arasında bulunur. Bu eklem menteşe tarzı bir eklemdir (iki yöne hareket eden). Dirseğin uç kısmına ise Olecranon denir.

Diz
Diz; uyluk kemiği(femur) ile kaval kemiği (tibia) arasındaki menteşe biçimli bir eklemdir. Eklem iç ve dış olmak üzere iki bölümlüdür Eklem ön taraftan diz kapağı ile korunur.
Eklem içindeki tüm kemik yüzeyler eklem kıkırdağı ile örtülmüştür.
Femur ve tibia arasındaki yük taşıyan kıkırdak yüzeyler, menisküs denilen iki esnek kıkırdaktan yapı ile korunur ve desteklenir. Menisküsler �C� harfi biçimli ve kuş yuvası biçiminde kenarları yüksek ortası ince bir yapıdadır. Bu yapı yuvarlak femur ile düz tibianın yapısal uyumunu sağlar, binen yükün tüm eklem yüzeyine dağılmasını sağlar,gelen darbeleri emer, eklemin sabitliğine yardımcı olur.
Bağlar diz eklemini sabitleyen ana yapılardır. Birbirlerinden tamamen ayrı yapılar olan bağlarla tendonları karıştırmamak gerekir. Bağlar her iki ucu kemiğe yapışan sabit yapılardır, sınırlı esneklikleri vardır. Tendonlar ise bir uçları kemiğe yapışan, diğer uçları adeleyle devam eden, adelenin hareketini kemiğe ileten yapılardır.
Yan bağlar dizin iç ve dış yanlarında bulunur ve dizin her iki yana açılmasını önler. Dış yan bağ dışında dizin dışa açılmasını engelleyen dizin arka-dış köşesinde bağlar ve popliteus tendonundan oluşan posterolateral kompleks denilen bir ek yapı vardır. Bu yapının zedelenmesine ait bulgular ve tedavi gözden kaçabilir. Ön çapraz bağ �ACL- tibia ile femuru tam orta noktadan birbirine bağlar. Fonksiyonu dizin dönme hareketlerini kısıtlamak ve tibianın öne hareketini engellemektir. Arka çapraz bağ �PCL- tibianın arkaya hareketini önler.
Dizin tüm bu anatomik yapıları boyunca kaslar uzanır ve birlikte çalışarak dizin koşmak, yürümek gibi hareketlerini yönetirler. Kaslar ayrıca sabitliği sağlayan oluşumlara destek sağlar, korurlar. Dizi yöneten iki ana grup kas vardır. Ön uyluğun 4 başlı kası (quadriceps) Leğen kemiğinden uyluğun ön yüzü boyunca uzanır, diz kapağı üzerinden tendonlaşarak devam eder ve tibianın üst-ön tarafına yapışır. Dizin doğrultulması-düzleştirilmesi hareketini yaptırır. Aynı zamanda diz kapağı kemiğinin üst, iç ve dışına yapışan ayrı başları ile diz kapağının dengesini sağlar. Dizin dönme hareketlerini kısıtlayarak ACL ye, tibianın arkaya hareketini kısıtlayarak PCL ye yardımcı olur. Uyluğun arkasında ikisi tibianın dışına, ikisi içine yapışan hamsring adeleleri vardır. Hamsringler dönme hareketini ve tibianın öne hareketini kısıtlıyarak ACL e yardımcı olur.

Dura Mater
Beyin zarı olarak bilinen, beyin dokusunu (cerebrum) ve spinal kordu çevreleyen dokunun en kalın kısmı. Üç katmandan oluşan beyin zarı dura mater, pia mater ve arachnoid membran katlarından oluşmaktadır.
İki kat halinde bulunmaktadır;

    * Superficial (Yüzeyel) kat
    * Derin kat.

Dura mater iki yerde beyini bölümlere ayırarak da bir vazife görmektedir. Biri her iki serebral hemisferin ayrıldığı falx cerebri ve diğeri de occipital lob ve cerebellumun (beyincik) ayrıldığı tentorium cerebri.
Duranın her iki katı nöral dokunun hemen hemen tamamı boyunca beraber seyretmektedirler. Bazı yerlerde iki kat arasında beynin venöz drenajını (kirli kanın geri dönmek için toplandığı alanlar) sağlayan yapılar yer almaktadır ki bunlara venöz sinüsler denmektedir.

Duyma Sistemi ve Kulak
Duyma sistemi beş duyumuzdan biri olan işitme duyusunu gerçekleştirmemizi sağlayan organ ve dokulara verilen genel isimdir. İşitme sisteminin önemli birimleri kulak, kılsal hücreler (hair cell) ve beynin işitmeyi kontrol eden kısımlarıdır.


Kulaklarımız işitmemizi ve dengemizi sağlayan duyu organımızdır. Suya atılan bir taşın oluşturduğu dalgalar gibi havada da ses dalgaları mevcuttur. Bu ses dalgaları kulağımızdaki duyu almaçları ile algılanır.Kulak dış, orta ve iç kulak olmak üzere üç bölümden oluşur.

Dış Kulak; Kulak kepçesinden ve kulak yolundan oluşur. Kulak yolunun sonunda kulak zarı bulunur. Kulak kepçesi kıkırdak bir yapıya sahiptir. Kulak yolu, kulak kepçesini orta kulağa bağlayan bir kanaldır. Kulağımız kulak kiri olarak adlandırılan bir sıvı salgılar. Bu sıvı, kulak yolundaki kıllar ile birlikte kulağa giren toz vb. maddelerin kulak zarına ulaşmasını engeller.

Orta Kulak; Orta kulakta çekiç, örs, üzengi kemikleri, östaki borusu ve oval pencere bulunur. Üzengi kemiği vücudumuzun en küçük kemiğidir. Çekiç kemiği kulak zarına, üzengi kemiği ise iç kulaktaki oval pencereye temas eder. Bu özellikleri ile kulak kemikleri, kulak zarını iç kulağa bağlayan bir köprü oluşturur. Östaki borusu orta kulaktan yutağa açılır. Böylece orta kulak ile vücudun dışı arasındaki basınç farkını dengeleyerek kulak zarının yırtılmasını engellemiş olur.

İç Kulak; Dalız, salyangoz ve yarım daire kanallarından oluşur. Dalız, oval pencereden gelen ses dalgalarını salyangoza iletir. Salyangozda işitme sinirleri vardır ve gelen ses dalgaları işitme sinirleri ile beyne iletilir. Vücudumuzun dengesinin bozulup bozulmadığını beyinciğe bildirme işini salyangozun üst kısmındaki yarım daire kanalları yapar.

Düz Kas
Düz kas isteğimiz dışında çalışan kaslardır. Mide, damar, bağırsaklarda bulunan kaslar bu kaslara birer örnek olabilir.
Görev bakımından düz kaslara benzese de yapı olarak çizgili kaslara benzemektedir ve düz kaslarla alakası yoktur.Kalp kasları ne isteğe bağlı nede istekle çalışır ve kalp kasları tamamen ayrı bir gruptadır.Bunlardan biri damarlarınızda ve iç organlarınızda bulunan ve sizin istediğinize bağlı olmadan çalışan kaslardır.

Düğümcük

Düğümcük, beyinciğin alt kutucuğunun ön ucundaki kabarıklık. Arantius düğümcükleri ve Borgagni düğümcükleri kalbin atardamar ağızlarının serbest uçlarındaki küçük kabarıklıklar. Bu kabarıklıkların birincileri ana atardamar, ikincileri ise akciğer kapakçıkları içindir.

Dış Dudaklar
Dış dudaklar (labia majora), vajinayı dıştan kaplayan hassas dokudur. Tüyler bulunur ancak labia minorada tüy genelde yoktur.

Dış Salgı Bezleri
Dış salgı bezleri ya da Ekzokrin bezler, salgılarını özel bir kanal aracılığıyla ya da doğrudan vücut dışına veren bezlerdir.
Ekzokrin bezler, stroma ve parankima denilen iki kısımdan oluşur. Ekzokrin bezlerin bağ dokudan oluşan kısmına stroma, epitel dokudan oluşan kısmına parankima denir. Tükürük bezleri, derideki ter ve yağ bezleri ekzokrin bezlere örnektir. Ekzokrin bezler, embriyonik gelişim sırasında örtü epitelinden köken alıp gelişir. Bez epitelinin sınıflandırılması şöyledir:

    * Epitel doku ile ilişkisine göre:

    * Endoepiteliyal (endoepitel) bezler
    * Ekzoepiteliyal (ekzoepitel) bezler

    * Bezlerin hücre sayısına göre:

    * Tek hücreli bezler
    * Çok hücreli bezler

    * Salgının özelliğine göre:

    * Seröz bezler
    * Muköz bezler
    * Seromuköz bezler

    * Salgısını meydana getiriş şekline göre:

    * Merokrin bezler
    * Apokrin bezler
    * Holokrin bezler

Eklem
Eklem iki kemiğin, vücut bölümlerinin hareket edebilmesini sağlamak için, birleştiği kısıma verilen isimdir. Hareket yeteneklerine göre eklemler üç çeşittir:

    * Oynar Eklem: Kol ve bacaklarda olduğu gibi hareket yeteneği fazla olan eklemlerdir.
    * Oynamaz Eklem: Kafatasını oluşturan kemikler arasında oynamaz eklem görülür. Bu kemikler, girinti ve çıkıntılarla birbirlerine oynamaz eklemlerle sıkıca bağlanırlar.

    * Yarı Oynar Eklem: Omurgadaki omurlar arasındaki eklemler, yarı oynar eklemlerdir. Sınırlı olarak hareket ederler.

    * Hızlı Oynar Eklem: Eldeki parmak lar arasındaki eklemler, çok hızlı oynayan eklemdir.

Oynamaz eklemler, Kafatası kemiklerinin birbirlerine eklendikleri yerlerdeki eklemlerdir. Buradaki eklem yerleri, bir testerenin dişleri gibi birbirlerine geçme şeklindedir. Kemikler, bu girinti ve çıkıntılarla, birbirlerine oynamayacak şekilde eklenmiş durumdadırlar.Yarı oynar eklemler, omurgayı meydana getiren omurların birbirlerine olan eklemlerindeki eklemlerdir. Bunların oynamaları pek azdır.
Oynar eklemler, Kol ve bacak kemikleri bağlantı yerlerindeki eklemler, oynar eklemlerdir. Bunlar, iki bağlantı kemiğinin, eklem yerlerinde istenen hareketi verecek şekilde oynayabilmesini sağlamış olurlar. Böylece, bu eklemlerin bulunduğu kemikler, çeşitli hareket yeteneğine sahip eklemler özelliğini kazanmış olurlar.
Oynar eklemlerdeki kemiklerden birinin başı, öbür kemiğin çukuruna girmiş şekildedir. İki kemik, birbirlerine eklem bağları ile bağlanmıştır. Kemiklerin birbirlerine sürtünmeleri sırasında aşınmalarım önlemek için, bu eklem yüzlerinde kıkırdak yastıkları ve buraları yumurta akı bir madde ile sıvayarak kaygan hale getiren eklem kesecikleri bulunur.

Eklem Kasları

Eklem kasları, İki kemiğin, vücut bölümlerinin hareket edebilmesini sağlamak için, birleştiği kısıma verilen isimdir. Alt alta, üst üste ya da yanyana gelen iki kemiğe birleşen bölüme denir.

Epidermis
Epiderma ya da Epidermis (Yunanca: Epi = Üst, derma = deri) insanlarda ve hayvanlarda derinin en üst tabakası.
Epiderma iki katlıdır: Dış tabakası keratin(korun)dir. Ölü hücrelerden oluşur. Bunlar dökülerek kepek yapar. Korun altında canlı hücrelerden oluşan malpighi tabakası bulunur. Bu tabakanın hücrelerinde Melanosit pigment bulunur ve deriye rengini verir. Vücudu ısı ve soğuktan korur.
Alt deri(dermis): Duyu hücreleri, ter bezleri, sinir uçları, Kılcal kan da marları, kıl kökleri, dokunma cisimcikleri bulunur. Görevi: Vücudun ısı, ter, su dengesini sağlamak, dış etkilerden korumak dokunma, basınç, acı duyularını algılamaktır. Duyu cisimcikleri dokunma, ağrı, basınç, sıcaklık gibi duyuları algılar. Sinirlerle beyinin ilgili bölgelerine aktarılır. Sevinç, korku, heyecan, soğuk hava etkisi ile deri sinirleri kıl kaslarının kasılmasını ve kılların dikleşmesini sağlar.

Er Bezi
Er beziya da testis, erkek üreme organlarından penisin her iki yanında yer alan yapılardır.
Er bezlerinin testosteron hormonu salgılanması, spermlerin üretilmesi ve erkeklere özgü bazı fiziksel özelliklerin gelişmesi gibi görevleri vardır.
Skrotum içinde sağlı sollu yer alan iki er bezi, sperm kanallarının bir kısmı ve çok sayıda damar yapısı içeren bir yapıdır. Skrotumun sperm işlevlerini korumak açısından çok önemli bir özelliği vardır. Sperm hücreleri ısı değişikliklerinden olumsuz etkilenirler ve işlevlerini en iyi şekilde yerine getirebilmeleri için vücut ısısından yaklaşık 2 derece daha düşük bir ortamda bulunmaları gerekir. Torbanın vücut dışında bulunmasının nedeni budur. Torbanın içindeki ısı vücut ısısından daha düşüktür ve soğukta büzüşerek ısı kaybını önler. Sıcakta ise aksine sperm hücrelerinin aşırı ısıya maruz kalmalarını önlemek için gevşer.
Testisler yaklaşık aynı büyüklükte olmalarına karşın yapısal olarak sol testis sağdakine göre biraz daha aşağıda yer alır. Her testis içinde küçük ve oldukça kıvrımlı sperm kanalcıkları bulunur. Bu kanalcıklar beyindeki hipofiz bezinin salgıladığı FSH hormonunun verdiği emirle sperm hücreleri üretirler. Testisler yine hipofiz bezinden salgılanan ve LH adı verilen hormonun etkisiyle testosteron hormonu üretirler.

Folikül
Folikül, tek bir yumurta hücresini sarmalayan ve onu besleyip koruyan yapıdır. Her yumurtlama döneminde bir folikül olgunlaşarak yumurta hücresini serbest bırakır. Folikül aynı zamanda da estrojenler salgılar. Yumurta hücresi yumurtlama (ovulasyon) adı verilen süreçle folikülden atılır. Geriye kalan folikül dokusu yumurtalık içinde büyüyerek korpus luteum (sarı cisimcik) denilen yapıyı oluşturur. Korpus luteum gebelikte rahim iç yüzeyini koruyan progesteron ve estrojen hormonu salgılar. Yumurta döllenmezse korpus luteum parçalanır.

Gamze
Gamze bazı insanlar gülümsediğinde yanaklarında, alttaki et nedeniyle, oluşan derideki görülebilir çukurdur. Ölü hücrelerden dolayı yanakta çökme meydana gelir.
Gamzeler genellikle toplumlarda çekici bulunurlar. Bebekler sıklıkla gamzelidirler, daha sonra bunlar kasların yaşın ilerlemesiyle birlikte uzamasıyla genelde yok olur veya belirsizleşirler. Sonuç olarak, yetişkinlere göre gamzeler genellikle hoşluk ve masumiyet işaretleridir.

Gövde
Gövde: insan vücudu bölümü. (zülal insan vücudunun önemli bir kısmıdır) Gövde, zülal çoğu canlının vücutlarındaki zülal ve uzuvlarının bağlı bulunduğu, orta ve ana kısmına denir. Gövde'nin tıbbi terimi Torso olup, göğüs (toraks) ve karın (abdomen) kısımlarından oluşur.

Göğüs
Göğüs insan ve çeşitli diğer hayvanların anatomik bir parçasıdır.


İnsanda;
İnsanda,göğüs iç organları ve diğer içeriği ile birlikte vücudun boyun ile karın arasında kalan bölümüdür.Göğüs kafesi, omurga ve omuz kuşağı tarafından sarılmış ve çevrelenmiştir. Göğüsün içeriğinde şunlar bulunur:

    * Organlar
          o kalp
          o akciğerler
    * Kaslar
          o Majör pektoral kas ve Minör pektoral kas pektoral kaslar
          o trapezius kası ve boyun
    * iç yapıdakiler
          o diyafram
          o özofagus
          o trakea
          o xiphoid process
    * arter ve venler
          o aort
          o vena cava superior
          o vena cava inferior
          o pulmoner arter
    * kemikler
          o Humerusun üst kısmını da kapsayacak şekilde omuz yuvası
          o skapula
          o sternum
          o Thoraks omurları
          o gerdan kemiği
          o göğüs kafesi
          o yüzeydeki kaburgalar
    * dışardaki yapılar
          o meme ucu
          o süt bezleri
    * toraks karın bölgesi (mide, böbrek,pankreas, dalak, ve alt özofagus)

İnsanlarda, göğüsün göğüs kafesi ile korunan bölgesine aynı zamanda toraks da denir.Göğüs ve toraks kelimeleri zaman zaman hatalı olarak birbirinin yerine kullanılır.


Diğer Hayvanlarda; Dört bacaklı memelilerde,süt bezleri ve meme uçları arka bacaklara yakın konumlanmıştır ve dolayısıyla göğüsün bir parçası değildir.Başka bir deyişle göğüs anatomisinde benzer iç organlar vardır ancak değişik şekilde konumlanmışlardır.

Hipofiz
Hipofiz veya diğer adıyla Pitüiter bez beyin tabanında sellar çukurda (sella turcica) yer alan ve sella diafram ile çevrelenmiş endokrin görevleri olan bir yapıdır.
Pitüiter bez düzenleme amaçlı homeostatik ve stimulasyon amaçlı trofik hormonlar salgılamaktadır. Fonksiyonu hipotalamus uyarımı aracılığı ile olmaktadır.
Hipofiz bezi hormonlarının etki gösterdiği fonksiyonlar şunlardır;

    * Cücelik
    * Kan basıncı
    * Hamilelik ve çocuk gelişiminin bazı dönemleri
    * Anne sütü salınımı
    * Erkek ve kadında cinsel organ fonksiyonu
    * Tiroid bezi fonksiyonları
    * Besinlerin enerjiye dönüşümü (metabolizma).
    * Su ve osmalarite regülasyonu.

Hipokampus
Hipokampus medial temporal lobda yer alan, hafıza ve yön bulmada önemli rolü olan bölge. Bir gri cevher tabakası olup, lateral ventrikülün alt boynuz tabanı boyunca uzanır. Filogenetik olarak en eski beyin kısımlarındandır.
Hipokampus, hareketlerin davranış biçimine dönüşmesinde önemli role sahip bulunan limbik sistemde rol alır. Ayrıca hafıza ve özellikle de kısa süreli hafıza üzerinde rolü vardır. Beynin hafıza ve yön bulma ile ilgili bu bölgesine şekil olarak deniz atına benzediği için yunanca deniz atı anlamına gelen hippocampus (Yunanca: ιππος, hippos = at, καμπος, kampos = deniz) adı verilmiştir.

Hipotalamus
Hipotalamus, beyinde talamusun altında bulunan ve üçüncü ventrikülün tabanını oluşturan önbeyin bölgesidir.
Memelilerde beyin merkezleri arasında ilinti sağlar. Vücut sıcaklığı mekanizmasını, sempatik sinir sistemini ve hipofizin çalışmasını denetler. Hipofiz, alt uç kısmında küçük bir yuvarlak durumundadır. Hipofiz arka lobunun salgıladığı antidiüretik hormon ile oksitosin denen madde hipotalamusta yapılıp hipofize aktarılmaktadır. Duyguların fiziksel temeli de hipotalamus tarafından oluşturulmaktadır.

Histiosit
Histiosit insan bağışıklık sisteminin bir bölümünü oluşturan hücre. Histiositler kök hücrelerin çoğalması ile kemik iliğinden türer. Kemik iliğinde oluşan hücreler kana monosit olarak geçerler. Kan ile vücudu dolaşır ve çeşitli organlarda farklılaşarak histiositlere dönüşürler. Histiositler fagositik özellik gösterirler.

Kalça

Kalça, uyluk ve leğen kemikleri arasındaki eklemdir.

Kan Plazması
Kan plazması, kanın sıvı kısmıdır. Plazma hafif sarı renklidir. İçinde su, kan proteinleri, tuzlar (elektrolitler), glukoz, hormonlar, çeşitli metabolizma artıkları, lipitler bulunur. Oksijen ve karbon dioksit alyuvarlardaki hemoglobin tarafından taşınır ama az miktarda plazmada da bulunurlar.

Kanat
Hayvan ya da cansız bir objenin uçmasını sağlayan organ ya da parça. Özellikle kuşlarda görülür. Bazı hayvanlarda uçmasını sağlayamayacak kadar küçüktür. Bunun yanında aerodinamik ölçümler ile cansız objelerin yapılmasında da kullanılmıştır; örneğin uçaklar. Kanatları olan her canlı uçamaz örneğin; penguenler tavuklar... Kanatlı canlıların çoğu kuş kategorisine girer.

Karina
Karina anatomide, soluk borusundaki, soluk borusunun sağ ve sol akciğerlere girmeden önceki ilk iki bronşu arasında yer alan kıkırdaksı kısımdır. (Yeri genellikle 4.-5. omur düzeyine denk gelir.)
Karinanın sümüksü zarı öksürük tepkisini başlatmada soluk borusu ve gırtlağın en duyarlı alanıdır. Karinanın genişlemesi veya bozulması ciddi bir belirtidir. Çünkü bu, soluk borusunun ikiye ayrıldığı bölge civarındaki lenf düğümlerinin bir karsinomunu (bir kanser, bir habis tümör kütlesi) gösterir.

Karın
Karın (abdomen, batın): kaburga kemiklerinden kasıklara kadar olan kısım.
Karın duvarı, en dışta deri, derinin altında yağ tabakası, yağ tabakasının altında karın boşluğu içinde iç organları barındıran kas tabakasından oluşmaktadır. Santral obesite olarak adlandırılan yani karın bölgesinin aşırı şişmanlığının, yağlanmasının, vücuttaki fizyolojik değişikliklerle beraber koroner kalp hastalığı riskini arttırdığı kanıtlamıştır. Karın bölgesinin yağlanması, görünümü ya da bu bölgede baş gösteren değişiklikler kişinin sosyal hayatına, cinsel hayatına ve sağlık durumuna da doğrudan yansımaktadır. Deri, karın bölgesinin dış yüzeyini kaplayarak doğrudan göze çarpan ve dış etkenlerden koruyucu bir konumda olduğu için en önemli yapıdır. Hamilelik sırasında gerek karın içinde yer alan bebeğin büyümesi gerekse bebeğin içinde bulunduğu rahmin içini dolduran amnion sıvısının artışı sonucu ilerleyen aylarla birlikte karın da büyümeye başlar. Hamileliğin 5 ayından itibaren büyüme hızı da artar. Bu büyümeyle birlikte karın derisi gerginleşiyor, gerginleştikçe incelir. Hamileliğin son ayında en yüksek noktaya ulaşan derideki incelme, derinin gerilime karşı zayıf olan bölgelerinde çatlaklara neden olabilir. Vücut, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, hamilelik insan metabolizmasında hormonların da etkisiyle tüm vücudu etkileyen değişikliklere neden olur. Bu değişikliklerden en göze çarpanı gebelik sırasında alınan kilolar. Yağ dokusu gebelik sırasında alınan kiloların yaklaşık % 20 sini teşkil eder. Doğumun ardından normale dönüş süreci başlıyor. Emzirme döneminde süt yapımında kullanılan yağlar annenin yağ depolarından sağlandığı için hamilelikte alınan kilolar bu dönemde yavaş yavaş erimeye başlar. Bebeğini emziren kadınlar, emzirmeyenlere göre günde 600 – 800 kalori daha fazla harcarlar. Karın duvarı, en dışta deri, derinin altında yağ tabakası, yağ tabakasının altında karın boşluğu içinde iç organları barındıran kas tabakasından oluşur. Hamilelikle birlikte karın içindeki rahim doğal olarak büyümeye başlar. Rahim büyüdükçe karın duvarını oluşturan kaslar da esneyerek genişler. Hamileliğin son aylarında karın içinin büyümesine bağlı olarak karın kaslarının esneklik kapasitesini zorlamaya başladığında ise karın ortasındaki kasları birbirine bağlayan kas kılıfı gerginliğe bağlı olarak genişler. Bunun sonucunda kaslar birbirinden uzaklaşır ve daha ayrık hale gelir. Doğumun ardından esnek olan kaslar eski haline tekrar döner, ancak genişleyerek gevşemiş olan kas kılıfı kaslar gibi esnek bir yapıda olmadığı için eski haline dönemez, gevşek olarak kaldığı için de karın orta kasları birbirinden ayrık bir şekilde durur. Bu durum dış görünüme, karın bölgesinin dışa doğru bombe yapmış, şişkin bir görünümü şeklinde yansır.

Karın Zarı
Karın zarı ya da peritoneum (ya da periton) abdomen ve pelvis boşluğu duvarlarının iç yüzünü ve bu boşlukta yer alan tüm organları saran veya örten zara verilen isimdir. İki kısımdan oluşur[1]:

    * Karın ön ve arka duvarlarının iç, diyaframın alt ve pelvis boşluğunun üst yüzünü saran bölümüne peritoneum parietale adı verilir.
    * Karın arka duvarından ve diyafram bazı bölgelerde ayrılarak, iç organların bir kısmını veya tamamını saran bölümüne ise peritoneum viscerale denir.

Peritoneum, bağ dokusu aracılığı ile karın duvarının iç yüzüne ve organlara yapışır. Parietal periton, genellikle abdominal ve pelvik duvarlara zayıf tutunduğu ve kolayca ayrılabildiği halde, diyaframın iç yüzüne ve linea alba'nın arkasına daha sıkı tutunur. Visseral periton ise ise organa sıkıca yapışır ve kolaylıkla kaldırılamaz. Parietal periton ile abdomen ve pelvis boşlukları duvarları arasında kalan aralığa spatium extraperitoneale, bu aralıkta yer alan gevşek bağ dokusuna fascia extraperitonealis, yine burada yer alan organlara da organum extraperitoneale denir. Ekstraperitoneal aralığın, karın arka duvarı ile komşu olan bölümüne spatium retroperitoneale, pubis'in arkasında kalan bölümüne ise spatium retropubicum (Retzius aralığı) denilir.

Kas Sistemi
Kas sistemi, hayvanların biyolojik sistemlerinden birisidir ve hayvanların hem iç hem de dış hareketlerini sağlar. Omurgalılardaki kas sisteminde üç farklı kas tipi bulunur: kalp kası, çizgili kaslar ve düz kaslar.

Kilüs
Kilüs, sütümsü, yağ emülsiyonu içeren lenf, yani ak kandır. Besin yoluyla alınan yağların sindirimiyle ince bağırsakta oluşur, oradan lakteal kanalları yoluyla lenf sistemine alınır. Buna karşın diğer sindirilmiş besinler toplar damarlar yoluyla dolaşım sistemine alınır. Kilüs, kaynağı sindirim sistemi olduğu için, temelde sindirilmiş besin içerigi zengin ak kandan (lenf) ibarettir.

Kılcal Damar
Kılcal damar veya kapiler vücuttaki en küçük kan damarı|kan damarlarına verilen isimdir. Büyüklükleri yaklaşık 5-10 μm'dir. Arterler (atardamar) ile venleri (toplardamar) birleştiren kılcal damarlar, dokularla etkileşimi en yoğun olan kan damarlarıdır. Kılcal damar duvarları tek bir hücre tabakasından (endotel) oluşur. Bu tabaka öyle incedir ki oksijen, su ve lipitler gibi moleküller difüzyon ile bu tabakadan geçip dokulara girebilirler. Karbondioksit ve üre gibi zararlı ve atık maddeler de difüzyon ile kılcal damar içindeki kana dağılırlar. Belirli bazı sitokinlerin salınımıyla kılcal damarların geçirgenliği (permeabilite) daha da arttırılabilir.
Ortalama bir insan vücudundaki kılcal damarların toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 km'dir. Atar damarlarla toplar damarları birbirine bağlayan, tek sıralı epitel dokudan oluşmuş ince damarlardır. Kan ile doku hücreleri arasındaki madde alışverişini sağlarlar ve kan akışı yavaştır.

Langerhans Adacıkları
Pankreasta bulunurlar ve farklı hücre çeşitlerinden oluşurlar. Bu hücrelerin bir kısmı, kandaki şeker miktarının denetiminden sorumlu olan insülin ve glukagon adlı hormonları salgılar. Bu hücrelerde insülinin yapılamaması şeker hastalığına neden olur. Alfa hücreleri glukagonu , beta hücreleri ise insülini salgılar.

Lenf Damarı
Lenf damarları, lenf taşıyan ince duvarlı damarlardır. Lenf damarları olmasa lenf sıvısı taşınamazdı, bu nedenle lenf damarları hayati önem taşırlar. Lenf damarları, lenf sıvısını taşımaları sebebiyle lenfatik sistemin bir bölümünü oluştururlar. Baş ve gövdenin sağ yarısı ile sağ koldaki lenfin taşındığı yoldur.

Lenf Düğümleri
Lenf düğümleri ya da nodları; lenf sisteminin bir parçası olan birçok hücre çeşidini içeren bir organ yapısıdır. Lenf düğümleri vücudun her yerinde bulunurlar ve beyaz kan hücrelerini içererek yabancı parçacıklar için filtre ve kapan görevi görürler. Bu yüzden bağışıklık sisteminin aksaksız işlemesinde önemleri büyüktür.
Lenf düğümlerinin ayrıca klinik bir önemi de bulunmaktadır. Önemsiz boğaz iltihaplarından (farenjit), kanser gibi hayatı tehdit eden durumlarda yangı gösterebilir ve şişerler. Dahası, lenf düğümlerinin önemi; kanser evrelemesi için kullanılan durumlarda, kullanılan tedavinin şekli ve prognozun belirlenmesinde oldukça büyüktür.
Lenf düğümleri yangısallaştığında biyopsiyle tanı konulabilir. Şüphesiz hastalıklar lenf düğümlerini özellikleri ve yerleşim yerleriyle etkilerler.

Lenfatik Sistem ve Yapısı
Lenfatik sistem veya lenf sistemi lenf taşıma sistemi ve lenfodik doku oluşan bir organ sistemidir. İkinci bir dolaşım sistemi olarak tanımlanabilecek olan lenf sistemi yine de yapısı itibariyle dolaşım sisteminden çok farklıdır. Dolaşım sisteminden bağımsız olarak çalışan lenfatik sistem bağışıklık sistemi içeriğini yine dolaşım sistemine boşaltır ve genel olarak bağışıklıkta rol alır.

Yapısı;
Lenfatik sistem kabaca iki temel abaşlığa ayrılabılır. Lenf dokusu ve lenf taşıma sistemi (lenf damarları).

    * Lenfoid doku: lenfosit ve diğer beyaz kan hücreleri ile Lenf geçerse bağ dokusu içinde enmeshed oluşmaktadır. Bu yoğun lenfositlerde lenfoid follicles olarak bilinir dolu olan lenfoid doku Bölgeler. Lenfoid doku yapısal ya da lenf düğümleri ya da organize edilebilir gevşek organize lenfoid follicles Mukozanin olarak bilinen oluşabilir-lenfoid doku ilişkili.
    * Lenf taşıma sistemi: toraks kanalları, lenf kılcal damarları, lenf damarları, lenf düğümlerinden

Lob
Lob, anatomide çizgi ve bölmelerle ayrılmış kısımlar olup, mikroskobik incelemeye gerek duyulmaksızın karar verilebilir.

Lumbar
Tıp biliminde L2 olarak numaralandıran ve ayrıca "İkinci Bel" olarak da bilinen vücut bölgesi. Epidural anestezide "uyuşan" (ağrı hissi ortadan kalkan) bölgeler T10 (onuncu göğüs kafesi (Thoracal) omuru) - bu L2 (ikinci bel (Lumbar) omuru) arasında kalan dermatom bölgelerdir.


Vikipedi

105
Biyoloji / Ynt: Biyoloji ile İlgili Makaleler
« : Haziran 04, 2009, 07:34:30 ÖS »
Oksijen ve Canlılar

En bol bulunan bir element olan oksijen, atmosferimizde fotosentetik canlıların faaliyeti sonucu oluşmaya başlamıştır.Oksijen bütün canlılar için vazgeçilmez bir element olup; hidrojen, karbon, nitrojen ve kükürt ile birlikte organik moleküllerin temel yapısal Atom larını oluşturur. Bunun yanında, aerobik canlıların enerji metabolizmasındaki rolü nedeniyle, oksijen hayati bir öneme sahiptir.


Bilinen bütün canlı türleri, organik moleküllerin içindeki şekli ile oksijene gereksinim duysalar da, serbest formdaki moleküler oksijen her canlı türü için aynı anlamı ifade etmez. Aerobik canlılar yaşamları için mutlaka moleküler oksijene gereksinim duyarken, anaerobik canlılar büyüme ve çoğalmaları için oksijene bağımlı değildirler. Anaerobik canlılardaki oksijenin toksik etkisinin nedeni, oksijenden kaynaklanan bazı reaktif türlerin biyolojik molekülleri oksitlemeleri ve bu reaktif türlere karşı anaerobik canlılarda savunma sisteminin bulunmamasıdır. Oksijen sadece anaerobik türlerde değil, yaşamları için mutlaka moleküler oksijene bağımlı olan canlılarda da toksik etkilidir.

Oksijenin canlılardaki toksik etkileri başlıca iki tür mekanizma ile gerçekleşir

1. Aerobik canlılarda gözlenen oksijen toksisitesinin ilk açıklaması, moleküler oksijenin bazı enzimleri inhibe ettiği şeklindedir. Örneğin, nitrojen fiksasyonunu katalizleyen nitrojenaz enzimleri ve CO2 fiksasyonunu katalizleyen ribüloz bifosfat karboksilaz oksijen tarafından kompetetif olarak inhibe edilirler. Oksijen, glutamat dekarboksilaz enzimini inhibe ederek beyinde GABA düzeyini düşürmektedir.

2. Oksijenin enzim inhibisyonu etkisi sınırlı ve çok zayıftır. İlk kez 1954 yılında, oksijenin biyolojik sistemlerde görülen toksik etkilerinin, oksijenin bazı reaktif türlerinden kaynaklanabileceği ileri sürülmüştür. Bugün, oksijenin canlılardaki toksik etkisinin “oksijen radikalleri” olarak adlandırılan ve oksijenin vücuttaki metabolizması sırasında oluşan reaktif türlerden kaynaklandığı bilinmektedir.

REAKTİF TÜRLER OLARAK RADİKALLER
Atomlar, proton ve nötronlardan oluşan pozitif yüklü bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında bulunan negatif yüklü elektronlardan oluşur. Elektronlar hem partikül, hem de dalga özelliğine sahip olup, çekirdek etrafında ışık hızı ile hareket ederler. Bu nedenle elektronların çekirdek etrafındaki yeri tam olarak tarif edilemez, yalnızca bulunma olasılığının en yüksek olduğu yerden bahsedilebilir. Belirli elektronların bulunma olasılığının en yüksek olduğu yer “ orbital ” olarak adlandırılır.

Radikaller, dış orbitallerinde paylaşılmamış elektron içeren kimyasal türlerdir. Her türden kimyasal ve biyokimyasal tepkime daima atomların dış orbitallerindeki elektronlar seviyesinde gerçekleşir. Dış orbitallerde paylaşılmamış elektron bulunması söz konusu kimyasal türün reaktivitesini olağanüstü arttırdığı için, radikaller reaktivitesi çok yüksek olan kimyasal türlerdir.

RADİKALLER NASIL OLUŞUR
İçinde bulunduğumuz çevrede çeşitli fiziksel etkenler ve kimyasal olaylar nedeniyle devamlı bir radikal yapımı vardır. hücresel koşullarda da ciddi bir miktar ve çeşitlilikte radikal üretilmektedir. Radikaller başlıca 3 temel mekanizma ile oluşur:

1. Kovalent bağların homolitik kırılması ile. Yüksek enerjili elektromanyetik dalgalar ve yüksek sıcaklık kimyasal bağların kırılmasına neden olur. Kırılma sırasında bağ yapısındaki iki elektronun her biri ayrı ayrı atomlar üzerinde kalıyorsa, bu tür kırılmaya homolitik kırılma denir ve her iki atom üzerinde de paylaşılmamış elektron kalır.

2. Normal bir molekülün elektron kaybetmesi ile. Radikal özelliği bulunmayan bir molekülden elektron kaybı sırasında dış orbitalinde paylaşılmamış elektron kalıyorsa radikal formu oluşur. Örneğin askorbik asit, glutatyon ve tokoferoller gibi hücresel antioksidanlar, radikal türlere tek elektron verip radikalleri indirgerken, kendilerinin radikal formu oluşur.

3. Normal bir moleküle elektron transferi ile. Radikal özelliği taşımayan bir moleküle tek elektron transferi ile dış orbitalinde paylaşılmamış elektron oluşuyorsa bu tür indirgenme radikal oluşumuna neden olabilir. Örneğin moleküler oksijenin tek elektron ile indirgenmesi, radikal formu olan superoksidin oluşumuna neden olur. Superoksit radikalinin yapımındaki artış da, oksijenin diğer radikal türlerinin ve diğer atom merkezli radikallerin oluşumu için tetik fonksiyonu görür.

OKSİJEN VE OKSİJEN RADİKALLERİ
Moleküler oksijen dış orbitallerinde paylaşılmamış iki elektron içerir. Bu elektronlar, spinleri aynı yönde ve farklı orbitallerde iken minimum enerji seviyesindedirler. Radikal tanımına göre oksijen “diradikal” yapıya sahip bir moleküldür. Oysa oksijenin reaktivitesi beklenenin aksine çok düşüktür. Diradikal bir yapıya sahip olan oksijenin herhangi bir molekül ile tepkimeye girebilmesi için, tepkimeye gireceği molekülün de benzer yapıya (farklı orbitallerde spinlerin aynı yönde elektron içermesi) sahip olması gerekir. Oysa başta organik moleküller olmak üzere atom ve moleküller orbitallerinde elektronları antiparalel ve eşleşmiş olarak içerirler. Veya paylaşılmamış elektronlar kovalent bağlara katılmışlardır. Bunun sonucu olarak oksijenin diğer moleküllere olan reaktivitesi son derece kısıtlanmıştır. Bu kısıtlama “spin kısıtlaması” olarak adlandırılır. Canlıların oksijeni kullanabilmesi için, oksijene elektron transferi yaparak spin kısıtlamasını aşmaları gerekir. Bu işlem için canlılar bazı metal iyonlarından (Fe, Cu, Mn, Zn) yararlanırlar.

Spin kısıtlaması nasıl aşılır
1. Oksijene elektron transferi ile. Proteinlere bağlı metal iyonları aracılığıyla oksijene bir veya iki elektron aktarımı katalizlenebilir. Oksijene tek elektron transferi ile süperoksit radikali oluşur. Spin kısıtlaması kalktığı için süperoksit oksijene göre çok daha reaktiftir. İki elektron transferi ile de peroksi anyonu oluşur.

2. Enerji absorbsiyonu ile. Bu mekanizma ile oksijenin iki uyarılmış formu oluşur. Singled oksijen diye adlandırılan oksijenin bu formlarında dış orbital paylaşılmamış elektronlarından birisinin spini değişmiştir. Zıt spinli elektronlar aynı orbitalde (delta formu) veya ayrı ayrı orbitallerde (sigma formu) bulunabilirler.

Canlılarda Oksijen Radikallerinin Yapımı

Oksijen bulunan bir ortamda çeşitli fiziksel ve kimyasal etkenlerle oksijen radikalleri yapılabilir. Vücudumuzda oluşabilen radikallerin sayısı “yüzlerce farklı tür” şeklinde ifade edilebilirse de, bu radikaller arasında süperoksit, H2O2, nitrik oksit ve hidroksil radikalinin özel yerleri vardır. Hatta bu radikaller içinde süperoksit ve nitrik oksit temel radikaller sayılabilir. Çünkü süperoksit ve nitrik oksit enzimatik mekanizmalarla, devamlı olarak ve önemli derişimde üretilen radikallerdir. Ayrıca bu iki radikal, biyolojik sistemlerde tanıdığımız diğer bütün önemli radikaller ile radikal yapıda olmayan reaktif türlerin oluşumunu başlatabilecek özelliktedirler.

Normal biyokimyasal tepkimeler sırasında oluşan oksijen radikalleri ile çeşitli biyolojik fonksiyonları yerine getirmek üzere üretilen nitrik oksidin derişimleri genellikle çok düşüktür. Düşük derişimdeki reaktif türler, hücrelerin antioksidan sistemleri tarafından inaktive edildiklerinden önemli toksik etkilere neden olmazlar. Ancak bu radikallerin yapımları çeşitli patolojik durumlarda artabilir, çoğunlukla da her iki radikal bileşik grubunun oluşumu birbiri ile paralel seyreder. Örneğin inflamasyon durumlarında aktive olan lökositler aynı anda hem oksijen radikallerini hem de nitrik oksidi yüksek derişimlerde sentezlerler.

Nitrik oksit, oksijen radikalleri ile tepkimeye girerek veya oksijenli ortamlarda oksitlenerek, kendisinden çok daha reaktif türlerin oluşumuna neden olur. oksijen radikallerinin fazla yapımının neden olduğu etkilerin toplamı “oksidan stres“ diye adlandırılır. Oksidan stresi, nitrik oksidin reaktif türlerinden kaynaklanan toksik etkilerden ayırmak mümkün olmadığından, “nitrozatif stres” den ayırmak imkansızdır. Bu bakımdan, oksidatif hasar, superoksitten kaynaklanan radikaller ile nitrik oksidin reaktif türlerinin neden olduğu hasarların bir toplamıdır.

Süperoksit
Canlılarda oluştuğu ilk gösterilen radikal olan süperoksit, başlıca şu mekanizmalarla üretilmektedir:

1.) İndirgeyici özellikteki biyomoleküler oksijene tek elektron verip kendileri oksitlenirken süperoksit radikali oluşur. Hidrokinonlar, flavinler, tiyoller, katekolaminler, ferrodoksinler, indirgenmiş nükleotidler gibi yüzlerce biyolojik molekül aerobik ortamda oksitlenirken süperoksit yapımına neden olurlar.

2.) Başta çeşitli dehidrogenazlar ve oksidazlar olmak üzere, yüzlerce enzimin katalitik etkisi sırasında süperoksit radikali bir ürün olarak oluşabilir.

3.) Mitokondrideki enerji metabolizması sırasında oksijen kullanılırken, tüketilen oksijenin % 1-5 kadarı süperoksit yapımı ile sonlanır. Buradaki radikal yapımının nedeni NADH-dehidrogenaz ve koenzim-Q gibi elektron taşıyıcılardan oksijene elektron kaçağının olmasıdır.

4.) Aktive edilen fagositik lökositler bol miktarda süperoksit üreterek fagozom içine ve bulundukları ortama verirler. Antibakteriyel etki için gerekli olan bu radikal yapımı, daha reaktif türlerin oluşumunu da başlatır. Yani radikal yapımı bazı hücresel fonksiyonlar için gerekli de olabilir.

Hücresel koşullarda üretilen süperoksit, oksitleyici veya indirgeyici olarak davranabilir. Aldığı elektronu metal iyonuna, sitokrom c’ye veya bir radikale verirse tekrar oksijene oksitlenir. Oksijenden daha oksitleyici olan süperoksit bir elektron daha alırsa peroksi anyonuna indirgenir.
2H+
O2-. + e- à O2= à H2O2
Bu tepkime biyolojik moleküllerin oksidasyonuna neden olduğundan tercih edilmez. Aerobik canlılarda süperoksitlerin H2O2’e çevrilmesi katalitik aktivitesi çok yüksek bir enzim olan süperoksit dismutaz (SOD) tarafından katalizlenir.
SOD
O2-. + O2-. + 2H+ à H2O2
SOD tarafından katalizlenen bu tepkime “dismutasyon tepkimesi” diye adlandırılır. Süperoksit, özellikle hafif asidik koşullarda SOD olmadan kendiliğinden dismutasyonla da H2O2’e çevrilebilir.
SOD enziminin yüksek katalitik etkisi nedeniyle hücrelerde süperoksit birikimine izin verilmez. Ancak çeşitli patolojik durumlarda süperoksit yapımının artmasıyla süperokside özgü tepkimeler görülmeye başlar:

Süperoksit metal iyonlarını indirgeyerek bağlı olduğu proteinlerden salınımına neden olur. kofaktörlerin oksidasyon düzeylerini bozar ve metal iyonlarının katıldığı hidroksil radikali yapım tepkimelerini hızlandırır.

Diğer radikallere göre daha az reaktif olsa da indirgenmiş nükleotidlerin, bazı amino asitleri ve antioksidan bileşikleri oksitler.

Süperoksit, hücre zarlarının hidrofobik ortamlarında daha uzun ömürlü ve çözünürlüğü daha fazladır. Zar fosfolipidleri nedeniyle hücre zarı yüzeyleri daha asidiktir ve süperoksit burada daha kolayca bir proton alarak hidroperoksit radikalini (HO2.) oluşturur. Bu radikal de çok reaktif olup, hücre zarlarında lipid peroksidasyonunu başlatabilir ve antioksidanları oksitleyebilir.

Hidrojen Peroksit
Hidrojen peroksit, oksijenin enzimatik olarak iki elektronla indirgenmesi ya da süperoksitlerin enzimatik ve non-enzimatik dismutasyonu tepkimeleri sonucu oluşur.

Yapısında paylaşılmamış elektron içermediğinden radikal özelliği taşımaz, reaktif bir tür değildir. Hidrojen peroksidin oksitleyici bir tür olarak bilinmesinin nedeni, demir, bakır gibi metal iyonlarının varlığında hidroksil radikalinin öncülü olarak davranmasıdır.

Hidrojen peroksit özellikle proteinlerdeki hem grubunda bulunan demir ile tepkimeye girerek yüksek oksidasyon düzeyindeki reaktif demir formlarını oluşturur. Bu formdaki demir çok güçlü oksitleyici özelliklere sahip olup, hücre zarlarında lipid peroksidasyonu gibi radikal tepkimeleri başlatabilir.

Oksitleyici özelliği nedeniyle, biyolojik sistemlerde oluşan H2O2’nin derhal ortamdan uzaklaştırılması gerekir. Bu görevi hücrelerdeki önemli antioksidan enzimler olan katalaz ve peroksidaz enzimleri yerine getirir.

Hidroksil Radikali
Biyolojik ve kimyasal sistemlerde üretilen hidroksil radikali (.OH) canlılarda iki mekanizma ile oluşabilir.

1.) İyonlaştırıcı radyasyonun etkisi ile sulu ortamda su moleküllerinin iyonlaşması gerçekleşir.2H2O à H2O+ + e- + H2O* Uyarılmış su molekülü (H2O*) homolitik yıkım ile; H2O+ ise bir su molekülü ile tepkimeye girerek hidroksil radikali oluştururlar. Bu tepkimeler çok kısa sürede gerçekleşir ve üretilen .OH, radyasyonun canlılardaki toksik etkisinden sorumlu başlıca kimyasal türdür.

2.) Hidrojen peroksitin eksik indirgenmesi ile .OH yapımı, vücutta bu radikalin en önemli kaynağıdır. H2O2’nin iki elektron ile indirgenmesi ile su oluşurken, tek elektron ile indirgenmesi .OH yapımına neden olur. bu tür indirgenme Fe, Cu gibi metal iyonları tarafından katalizlenir. Askorbik asit, süperoksit gibi indirgeyici bileşiklerin de bulunduğu ortamda oksitlenen metal iyonu tekrar indirgendiğinden H2O2’den .OH yapımı sürekli bir duruma gelir.

Fe, Cu
H2O2 + Askorbat (veya O2-.) à .OH + semidehidroaskorbat

Haber-Weiss tepkimesi ya da fenton tepkimesi olarak adlandırılan bu tepkime ile .OH oluşacağı vücutta üretilen H2O2 derişimi ve serbest metal iyonunun varlığına bağlıdır. Süperoksit hem H2O2’nin öncülü hem de metalleri indirgeyici bir tür olduğundan; süperoksit proteinlere bağlı metallerin indirgenip serbest kalmasına da neden olabildiğinden, biyolojik koşullarda süperoksit oluşumunun arttığı ortamda .OH üretimi kaçınılmazdır. Fenton tepkimesini katalizleyen en aktif metal iyonları demir ve bakırdır.

Biyolojik sistemlerin tanıdığı en reaktif tür olan .OH, su dahil ortamda rastladığı her biyomolekülle tepkimeye girer. Hidroksil radikalinin tepkimeleri başlıca:

a) Elektron transfer tepkimeleri
b) Hidrojen çıkarma tepkimeleri
c) Katılma tepkimeleri

Bütün bu tepkimeler, .OH’ın paylaşılmamış elektron içeren dış orbitaline elektron alma ilgisinden kaynaklanır.

Katılma tepkimeleri, özellikle elektronca zengin moleküllerle (pürin ve primidin bazları, aromatik amino asitler gibi) gerçekleşir.

Hidroksil radikalinin organik moleküllerden hidrojen atomu alarak suya indirgendiği tepkime, hidrojen çıkarma tepkimesi olarak bilinir.

Hidroksil radikali ile oluşan en iyi tanımlanmış biyolojik hasar, lipid peroksidasyonu olarak bilinen serbest radikal zincir reaksiyonudur.

Her tür biyolojik molekül .OH’ın bir hedefi ise de özellikle elektronca zengin bileşikler tercihli hedeflerdir. Nükleik asitler, proteinler ve lipidlerde başlatılan radikalik tepkimelerde binlerce farklı ara ürünler oluşabilir.

DNA ile tepkimesi sonucu baz modifikasyonları, baz delesyonları, zincir kırılmaları gerçekleşebilir. İleri derecedeki DNA hasarları tamir edilemediğinden hücre ölümüne neden olur.

Proteinler üzerinde oluşan oksidasyonlar yapı değişimine neden olacağından proteinleri proteolitik yıkıma götürür.

Hücre zarı su içermediğinden .OH’ın başlıca hedefi yağ asididir. Zar lipidlerinin peroksidasyonu zarın yapısını bozar ve geçirgenliğini artırıp yine hücre ölümüne neden olabilir.

Özellikle .OH yapımını katalizlemelerindeki etkileri nedeniyle, canlılarda metal iyonların radikal hasarlarından birinci derecede sorumludurlar ve bu etkiye sahip olamadıkları formda (proteine bağlı) tutulmalıdır.

SİNGLET OKSİJEN
Oksijenin enerjetik olarak uyarılan bu formunda reaktivite çok yüksektir. Aldığı enerjiyi çevreye dalga enerjisi şeklinde verip yeniden oksijene dönebilir. Başlıca şu mekanizmalarla vücutta oluşabilir:


a) Pigmentlerin (örneğin flavin içeren nükleotidler, retinal, bilirubin) oksijenli ortamda ışığı absorblamasıyla

b) Hidroperoksitlerin metaller varlığındaki yıkım tepkimelerinde

c) Kendiliğinden dismutasyon tepkimeleri sırasında

d) Prostaglandin endoperoksit sentaz, sitokrom p450 tepkimeleri, myelo/kloro/laktoperoksidaz enzimlerinin etkileri sırasında

Oksijenin bu enerjetik reaksiyonu sonucunda iki tip singlet oksijen üretilir.

Sigma singlet oksijen : Enerjisi daha fazladır ve çok kısa ömürlüdür.
Delta singlet oksijen : Daha uzun ömürlüdür ve gözlenen kimyasal reaksiyonlardan esas sorumlu form olduğu kabul edilmektedir.

Singlet oksijen diğer moleküllerle etkileştiğinde ya içerdiği enerjiyi transfer eder, ya da kovalent tepkimelere girer. Özellikle karbon-karbon çift bağları singlet oksijenin tepkimeye girdiği bağlardır. Doymamış yağ asitleri ile de doğrudan tepkimeye girerek peroksi radikalin, oluşturur ve .OH kadar etkin bir şekilde lipid peroksidasyonunu başlatabilir.

NİTRİK OKSİT
Nitrik oksit, çok önemli biyolojik fonksiyonları yerine getirmek üzere üretilen nitrojen merkezli bir radikaldir. Paylaşılmamış elektron aslında nitrojen atomuna ait ise de, bu elektronun hem nitrojen hem de oksijen atomu üzerinde delokalize olması nedeniyle tam radikal özelliği taşımaz. Bunun sonucu, bilinen diğer radikallere göre reaktivitesi baskılandığından oldukça uzun ömürlüdür.

Oksijen radikalleri çok sayıdaki enzimatik ve enzimatik olmayan yollar ile fiziksel/kimyasal mekanizmalarla oluşturulurlar. Oysa vücudumuzda NO sentezini sağlayan mekanizmalar son derece kısıtlıdır. Vücuda giren nitro bileşiklerinin metabolize edilmesi sırasında oluşan NO bir tarafa bırakılacak olursa, endojen NO oluşturan tek kaynak nitrik oksit sentaz (NOS) enzimidir. Bu enzimin nöronal, endOtelyal ve indüklenebilir olmak üzere 3 formu vardır.

Radikal olarak reaktivitesi düşük olan NO, metal içeren merkezler ve radikaller ile büyük bir hızla tepkimeye girer. Özellikle lipid radikaller ile tepkimeye girmesi NO’e antioksidan bir etki de kazandırır.

Fizyolojik değişimde üretilen NO esas olarak oksihemoglobin tarafından nitrata (NO3-) oksitlenerek aktivitesi sonlandırılır. Oksijen radikallerindeki durumun aksine, nitrik oksidi ortamdan temizleyen herhangi bir özel enzim yoktur. Aerobik ortamda NO stabil değildir. Derişiminin artması ile oksidasyonu hızlanır. Bu nedenle ortamdaki derişimi ile kendi ömrü arasında ters bir orantı vardır.

v Radikalik tepkimeler şu durumlarda sona erer.

a) Oluşan radikallerin antioksidanlar ile indirgenmesi
b) Radikallerin birbirleri ile tepkimeleri
c) Ortamda tepkimeye girebilecek bileşik kalmaması

Buna göre hücresel koşullarda, oluşan radikalin çok erken safhalarda indirgenmesi biyomoleküllerin korunması bakımından hayati öneme sahiptir.

ENZİMATİK ANTİOKSİDANLAR
NON-ENZİMATİK ANTİOKSDANLAR
Süperoksit dismutaz
Redükte glutatyon
Katalaz
Tioller
Glutatyon peroksidaz
Vitamin C
Glutatyon redüktaz
Vitamin E


b-karoten

Diğer non-enzimatik antioksidanlar
Serbest radikaller çeşitli hastalıkların patogenezinde önemli rol oynarlar. Diabet ve diabet komplikasyonlarının gelişimi, kanser, yaşlılık, Behçet Hastalığı gibi çok sayıda hastalıkta serbest radikal üretiminin arttığı ve antioksidan savunmaların yetersiz olduğu gösterilmiştir.

Ancak bu hastalıkların çoğunda, serbest radikallerin hastalığın bir sebebi mi, yoksa bir sonucu olarak mı meydana geldikleri bilinmemektir.

NE KADAR RADİKAL YAPIMI
Yaşam için mutlaka gerekli olan oksijen, canlıların yaşamının sona erdirilmesinde de etkili olan faktörlerin başında gelir. Canlıların yaşlanması, radikallerin neden olduğu kalıcı hasarların bir birikimi olarak değerlendirilmektedir.

Vücutta üretilen radikaller her zaman tehlikeli kimyasal türler olarak değerlendirilmemelidir. Oksijenin biyokimyasal tepkimelerde kullanılması için reaktif formlarına çevrilmesi zorunludur. Örneğin:

Steroid yapıdaki çok sayıdaki bileşiklerin, eikozanoidler gibi biyolojik aktif moleküllerin sentezi

Ksenobiyotiklerin detoksifikasyonu

Çok sayıdaki oksidaz ve hidroksilaz enzimlerinin etkileri için

Sitotoksik etkilere sahip hücrelerin fonksiyonları için

radikal yapımı olmazsa olmaz bir koşuldur
Biyolojik ihtiyacın üzerinde üretilen radikaller gözlenen toksik etkilerden sorumludurlar. Çevresel faktörler (Örneğin: iyonlaştırıcı radyasyon), vücuda alınan çeşitli kimyasal bileşikler, çeşitli enfeksiyonlar, doku travmaları gibi patolojik durumlar vücutta radikal yapımında artışa neden olurlar. Düşük derişimdeki radikal yapımının etkileri çok uzun bir süreç sonunda örneğin yaşlanma sonunda görülürken; yüksek derişimde ve yaygın radikal yapımının etkileri kısa sürede ve ciddi bir patolojik durum olarak karşımıza çıkabilir..

Sayfa: 1 ... 5 6 [7] 8 9 ... 15