İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - 3ng1n

Sayfa: 1 ... 15 16 [17] 18
241
Bilim Haberleri / Zayıf Nükleer Kuvvet
« : Haziran 16, 2009, 10:02:52 ÖS »
Zayıf kuvvet, ya da zayıf nükleer kuvvet, pek çok parçacığın ve hatta pek çok atom çekirdeğinin kararsız olmasından sorumludur. Zayıf kuvvetin etki ettiği parçacık, bozunarak, kendisiyle akraba bir parçacığa dönüşür. Bu esnada bir elektron ile bir nötrino çiftini ortaya çıkartır.
Enrico Fermi, 1930'ların ortasında zayıf kuvvet için genel bir formül buldu. Daha sonra teori, George Sudarshan, Robert Marshak, Murray Gell-Mann ve Richard Feynman tarafından geliştirildi.

* Kuvvet her parçacığa evrensel bir şekilde etki eder. Şiddeti her parçacık için aynıdır.
* Çok kısa menzillidir.
* Adından da anlaşılacağı üzere, kuvvet oldukça zayıftır.
* Zayıf kuvveti taşıyıcıları W+, W-'dir. Bu parçacıklar 1980'lerin başında bulunmuştur. Spinleri 1, kütleleri çok büyüktür. Ayrıca yüksüz akım taşıyıcısı Z0 da zayıf kuvvet taşıyıcılarından biridir

242
Bilim Haberleri / Bohr Atom Modeli
« : Haziran 16, 2009, 10:01:46 ÖS »
Niels Hendrik Bohr 1919 yılında kendinden önceki Rutherford Atom Modeli atom modellerinden yaralanarak yeni bir atom modeli fikrini öne sürdü.

Çekirdeğe en yakın enerji seviyesine dairesel hareket yapan elektron kararlıdır, ışık yaymaz. Elekron'a yeterli enerji verilirse elektron bulunduğu enerji seviyesinden daha yüksek enerji seviyesine sıçrar. Atom bu durumda kararsızdır. Kararlı hale gelmek için elektron tekrar eski enerji seviyesine dönerken almış olduğu enerji seviyesini eşit enerjide bir Foton (ışın taneciği) fırlatır. Atom bu şekilde ışıma yapar.

Bohr Atom Teorisi

Buraya kadar anlatılan atom modellerinde, atomun çekirdeğinde, (+) yüklü proton ve yüksüz nötronların bulunduğu, çekirdeğin etrafında dairesel yörüngelerde elektronların dolaştığı ifade edildi. Bu elektronların çekirdek etrafında nasıl bir yörüngede dolaştığı, hız ve momentumlarının ne olduğu ile ilgili bir netice ortaya konmadı. Bohr ise atom teorisinde elektronların hareketini bu noktadan inceledi.

1913 yılında Neils Bohr, hidrojen atomunun spektrum çizgilerini ve Planck'ın kuvantum kuramını kullanarak Bohr kuramını ileri sürdü. Bu bilgiler ışığında Bohr postulatları şöyle özetlenebilir.

1. Bir atomdaki elektronlar çekirdekten belli uzaklıktaki yörüngelerde hareket eder ve bu yörüngelerdeki açısal momentumu h/2pi'nin tam katlarıdır. Her kararlı hâlin sabit bir enerjisi vardır.

2. Her hangi bir kararlı enerji seviyesinde elektron dairesel bir yörüngede (orbitalde) hareket eder. Bu yörüngelere enerji düzeyleri veya kabukları denir.

3. Elektron kararlı hâllerden birinde bulunurken atom ışık (radyasyon) yayınlamaz. Ancak, yüksek enerji düzeyinden daha düşük enerji düzeyine geçtiğinde, seviyeler arasındaki enerji farkına eşit bir ışık kuantı yayınlar. BuradaE = Eson-Eilk) bağıntısı geçerlidir.

4. Elektron hareketinin mümkün olduğu kararlı seviyeler, K, L, M, N, O gibi harflerle veya en düşük enerji düzeyi l olmak üzere, her enerji düzeyi pozitif bir tam sayı ile belirlenir ve genel olarak "n" İle gösterilir, (n: 1,2,3 .....¥)

Bugünkü bilgilerimize göre; Bohr kuramının, elektronların dairesel yörüngelerde hareket ettikleri, ifadesi yanlıştır

243
Bilim Haberleri / Kemik Doku
« : Haziran 16, 2009, 09:58:46 ÖS »
Kemik, vücudu oluşturan dokular arasında en sert olanıdır. Organizmada gerçek anlamda destek görevi yapan dokudur. Ayrıca organizmanın kalsiyum depolarıdır. Kalsiyum bakımından doymuş olduklarından serttir. Sert olmalarına rağmen kıkırdak dokusundan farkları damar içermeleridir. Bu doku yapısında çeşitli tipte hücreler (osteosit, osteoblast, osteoklast) ve hücrelerarası madde (matrix) bulunmaktadır. Kemiğin enine kesiti incelendiğinde dış ve iç yüzeyleri bir zarla örtülüdür. Bunlardan dıştakine; periosteum, iç yüzeydekine; endosteum denir. Bu zarlar düzensiz sıkı bağ dokusundan yapılmışlardır. Periosteumun hemen altında dış halkasal sistem yer alır. Endosteumun hemen üstünde ise iç halkasal sistem bulunur.

Havers sistemleri ise (osteon) iç ve dış halkasal sistemlerin arasını doldurur. Volkmann kanalları ise komşu Havers kanallarını birleştirir.

Yetişkin bir insan iskeleti 207 kemikten oluşmaktadır.

İnsan iskeletindeki kemikler:

* Aksiyel iskelet kemikleri
* Apendiküler iskelet kemikleri

kemik beş bölümden oluşur

* kemik zarı
* sert kemik (beyaz kemik): Kemiğin orta kısmında yer alır. İçinde sarı kemik iliği bulunur.
* süngerimsi kemik: Gözenekli bir yapısı vardır. Süngerimsi kemikte kırmızı kemik iliği bulunur.
* kırmızı kemik iliği: Süngerimsi kemikte bulunur. Görevi alyuvar üretmektir.
* sarı kemik iliği:Yağ depolar

244
Bilim Haberleri / Kan Doku
« : Haziran 16, 2009, 09:53:26 ÖS »
Kan, atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati bir sıvıdır. Kan ile ilgili tıbbi terimler genellikle hemo ve hemoto sözcükleri ile başlar. Bu sözcükler eski Yunanca'da kan sözcüğünü karşılayan haimadan türetilmiştir.

Kanın ana işlevi besin maddelerinin (oksijen, glikoz) ve yapısal elemanların sağlanması ve atık maddelerin (karbondioksit, laktik asit vs.) atılmasının sağlanmasıdır.

Her bedende 5 ile 6 litre arası kan bulunur. Bu miktar ortalama vücut ağırlığının %7-8'ini oluşturur. Kanın yarısı, sıvı olan bölümden yani plazmadan meydana gelir. Diğer yarısı ise kanın içinde çeşitli görevler üstlenmiş olan hücreler veya moleküllerdir. Kandaki hücreler, vücuttaki kan miktarının yarısını oluşturmalarına rağmen, yan yana dizildikleri takdirde 96.500 km'lik bir çizgi oluşturabilecek kadar fazladırlar. Bu, dünyanın çevresini iki kez dolaşmaya yeterli bir uzunluktur.

Eğer kanın pıhtılaşmasına izin verilirse, tüpün üstünde kalan sıvıya serum denir. Serumda fibrinojen ve pıhtılaşma ile ilgili diğer proteinler, pıhtılaşmada kullanıldığı için yoktur. Diger bir deyişle plazma, fibrinojen ve serumdan oluşur.

Kanın en önemli görevi akciğerlerden dokulara metabolik hadiseler için gerekli oksijeni taşımaktır. Bazı ufak ve basit yapılı canlılarda kanın yapısı deniz suyuna çok benzer. Bu canlıların vücut parçalarının gerek duyduğu oksijen bu sıvıda çözünmüş olarak taşınır. Daha karmaşık yapılı canlılarda dokuların oksijen ihtiyacı çok fazla olup, çözünmüş halde taşınan oksijen yeterli olamaz. Bunlarda “solunum pigmentleri” denilen renkli maddeler oksijeni bağlayarak dokulara taşırlar. Bu pigmentlerin (boya maddelerinin) kanda yaygın halde bulunmaları kanı kıvamlı ve akışkanlığı az bir hale getireceğinden insan ve diğer memelilerde pigment taşıyıcı özel hücreler vardır.

İnsanlarda kan, birçok canlı hücrenin bulunduğu karmaşık bir ortamdır. Her vücut kilosunda 70 mililitre kan bulunduğu kabul edilir. Bu hesaba göre 70 kg'lık normal bir erişkinde yaklaşık 5000 ml (5 litre) kan bulunur.

Kan, kalbin pompa vazifesi yaptığı bir kapalı sistemde dolaşır. Bu sistem kalp ile dokular arasında ve kalp ile akciğer arasında olmak üzere iki bölümdür. Bunlardan birincisine “büyük dolaşım sistemi”, ikincisine de “küçük dolaşım sistemi” denilir. Toplardamarlardan gelen kan kalbin sağ kulakçığına dökülür. Buradan sağ karıncığa geçen kan, kalbin kasılmasıyla akciğere yollanır. Akciğerde temizlenen kan, kalbin sol kulakçığına gelir, buradan da karıncığa geçtikten sonra vücuda pompalanır. Kan kılcal damarlardan geçerken oksijenini bırakır ve karbondioksit alır.

Dokuların oksijen ihtiyacını karşılamak ve artıkları almaktan başka kanın birçok önemli görevi daha vardır. Besin maddelerini taşır. Vitaminler, enzimler ve hormonların gitmeleri gereken yerlere ulaşmalarını sağlar. Kan aynı zamanda, enfeksiyonlara karşı vücudun savunmasında önemli bir role sahiptir. Bir iltihabi olaya karşı savaşırken, bir takım kan hücereleri direkt mikrobu tahribe çalışır, diğer bazıları antikor yaparak mikrobu tesirsizleştirir.

Kanın bir diğer önemli vazifesi de, iç dengeyi sağlamaktır. “Hemeostazis” adı verilen bu dengedeki en ufak değişiklik vücut için tehlikeli durumlar ortaya çıkarır. Vücut sıcaklığını ayarlamada önemli rol oynayan kan, metabolizması hızlı organlardan aldığı ısıyı, yüzeydeki damarlardan geçerken verir. Ayrıca kan ihtiva ettiği maddelerle vücudun sıvı-elektrolit dengesini de sağlar.

İnsan kanının bileşimi

Bir sıvı topluluğu gibi göründüğü halde, kan aynı zamanda bir vücut dokusudur. Bu vücut dokusunun ara maddesini diğer dokulardan farklı olarak bir sıvı meydana getirir. Plazma kanın % 55'ini teşkil eder. Kalan kısmı ise alyuvarlar, akyuvarlar ve pıhtılaşmada rol oynayan trombositlerden meydana gelmiştir.

Kan hücreleri kolaylıkla plazmadan ayrılabilir. Santrifüj denilen cihazlarla yüksek süratle döndürme sağlanarak, kan hücreleri dibe çöktürülüp, plazmadan ayrılır. Kanın vizkozitesi (kıvamı) sudan 5-8 defa daha fazladır.

Her gün kanın belli kısmı yenilenir. Yaklaşık % 1 kadar kırmızı kan hücresi ölürken, yerlerine aynı miktar genç hücre kemik iliğinden kana verilir. Plazma miktarı da en ufak bir değişiklikte hemen dengelenir. Bir kan kaybı durumunda vücut denge mekanizmaları ile hemen hacmi sabit tutmaya çalışır. Önce dokulardan kana sıvı geçişi olur. Daha sonra hızla genç alyuvarlar kana verilmeye başlanır. Büyük miktarlarda kanın kaybedildiği durumlarda şok ortaya çıkar. Kaybolan kan yerine konmazsa şok durumu atlatılamaz.

Plazma: Kan plazması, % 91 su, % 8 organik maddeler ve % 1 inorganik maddelerden müteşekkildir. Organik bileşenlerin tamamına yakını, proteindir ve plazma için proteinlerin suda çözünmesiyle meydana gelir denir. Plazmanın üç temel proteini albumin, globulin ve fibrinojendir. 100 mililitre plazmada 4,5 gr albumin, 2,5 gr globulin ve 0,3 gr fibrinojen bulunur.

Albumin: Proteinlerin en küçük moleküllü olanlarından biridir. Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü albumin sağlar. Osmotik basınç sayesinde kan-plazma oranı korunur. Albumin karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu olanlarda hipoalbuminemi denilen plazma albumin seviyesi düşüklüğü ortaya çıkar.

Globulin: Plazma globulinleri birçok değişik türdedir. Elektroforez metoduyla globulinler alfa, beta ve gamma parçalarına ayrılabilir. Alfa ve beta globulinler çeşitli proteinleri bağlayarak, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinlerden ise hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılır.

Fibrinojen: Kan pıhtılaşma mekanizmasının en son basamağını yapan proteindir. Fibrinojen molekülleri fibrin liflerine dönerek katılaşırlar ve pıhtılaşma hasıl olur.

Proteinlerden başka plazmada alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir takım organik moleküller de bulunur. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür.

Plazmanın başlıca inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO4)-3, sulfat (SO4)-2 ve mağnezyum (Mg++)dur.

Alyuvarlar: Kırmızı kan hücreleri kanın hücre kısmının tamamına yakınını meydana getirirler. Kanın her milimetre kübünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunur. Mikroskopta bakıldığında alyuvarlar, ortası çökük tavla pulu şeklinde görülür. Ortalama çapları 7,5 mikron olup, merkezdeki kalınlıkları bir mikrondur. (Bkz. Alyuvarlar)

Hemoglobin: Her kırmızı kan hücresinde oksijen bağlama yeteneğindeki bir proteinli boya (pigment) olan hemoglobin bulunur. Oksijenle dolu olan hemoglobine “oksihemoglobin” denir. Bu, kana parlak kırmızı rengini verir. Dokulara oksijen getirdikten sonra bir miktar karbondioksiti alarak akciğerlere getirir. Buna da “karbaminohemoglobin” denir. (Bkz. Hemoglobin)

Akyuvarlar: Alyuvarlardan ayrı olarak tam hücre özelliği gösterirler. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri vardır. 10-20 mikron çaplarıyla da alyuvarlardan daha büyüktür. Hareketleri amipsi şekildedir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık 7000 kadar akyuvar bulunur. Beyaz hücreler ailesinin en önemli fertleri “granülositler” (parçalı nüveliler), “lenfositler” ve “monositler”dir. Akyuvarların % 60-70'ini granülositler, % 30-45'ini lenfositler % 10'dan az kısmını da monositler teşkil eder. Granülositler de aralarında “nötrofil”, “bazofil” ve “eozinofil” olmak üzere üç çeşide ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğunu nötrofiller teşkil eder.

Beyaz kan hücreleri iki yolla vücudun infeksiyonlara karşı savunmasını üstlenirler. Granülositler ve monositler mikroorganizmayı yutarak (fagositozla) yok ederken lenfositler antikor meydana gelmesine sebeb olarak mikroorganizmaya karşı çalışırlar. Akyuvarların en büyükleri olan monositler de bakteri ve ölü hücre kırıntılarını yerler. Ömürleri çok kısadır. İnsanda 4 gündür.Mikrobik khastalıklarda sayıları artar. (Bkz. Akyuvar, Antikor, Bağışıklık)

Kan pulcukları: Çapları sadece 1-2 mikron olan kanın en küçük hücreleri olan trombositler, pıhtılaşmada önemli rol oynarlar. Kırmızı kemik iliğindeki dev hücrelerin (megakaryosit) parçalanmasıyla meydana gelen oval veya yuvarlak, renksiz ve çekirdeksiz parçacıklardır.Trombosit olarak da bilinirler. Her milimetreküp kanda yaklaşık 150-400 bin trombosit bulunur. Kanda 9 gün sağ kalırlar. Yağ, protein ve karbonhidratlardan gayri bir takım enzimleri de vardır. Damar yaralanmalarında, damarın iç yüzüne yapışarak tıkarlar.Salgıladıkları trombokinaz enzimiyle pıhtılaşmada rol oynarlar.Pıhtı meydana geldiğinde katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Trombositlerin pıhtılaşmadaki çok önemli görevlerinin dışında serotonin, adrenalin, noradrenalin ve histamin maddelerini taşıma vazifeleri de vardır.

Kan yapıcı organlar: Kan yapan organlar olarak, kemik iliği, lenf nodülleri (bezeleri) ve dalak sayılabilir. Ana karnında karaciğer, dalak ve kemik iliği tarafından yapılan akyuvar yapımını doğumdan bir süre sonra tamamiyle kemik iliği üstlenir. Dalak ve lenf bezleri “Lenfatik doku”nun en önemli kısımları olup lenfosit ve monositleri imal ederler. (Bkz. İlik)

Lenfatik doku: Bademcikler, timus, barsak mukozasında da bulunmasına rağmen, lenfatik dokunun iki büyük merkezi lenf bezleri ve dalaktır. Bu doku, lenfositleri meydana getiren lenfoblastlar ve monositleri yapan histiositlerden husule gelmiştir. Blenfositlerinden meydana gelen “plazma hücreleri” antikor yapımında görev alırlar.

Pıhtılaşma: Damar yaralanmalarında dışarı çıkan kanın, birtakım kimyasal reaksiyonlar sonucu sıvı halden pelte koyuluğuna veya katı hale geçmesine kanın pıhtılaşması denir.Pıhtılaşma sayesinde kan kaybı önlenir.Pıhtılaşma mekanizması, çok kompleks olmakla beraber olayın son kademesini ve esasını kanda çözünen plazma proteini fibrinojen'in çözünmeyen ipliksi yapıdaki Fibrin'e dönüşmesi teşkil eder.

Kanın pıhtılaşması

Herhangi bir darbe sonucu hasar gören doku, yırtılan kan damarlarının çeperleri ve kan pulcukları (trombositler) tarafından pıhtılaşma mekanizmasını başlatacak olan trombokinaz (tromboplastin) enzimi salgılanır.

Karaciğer tarafından salgınan ve üretimi için K vitaminine ihtiyaç duyulan aktif olmayan plazma proteini protrombin, trombokinaz enzimi tarafından trombin'e çevrilir. Trombin, kan pulcuklarını da yapışkan yapar. Böylece trombositler, yırtılan damarı tıkamak için damarın iç çeperine yapışmaya başlar.

Trombin, kalsiyum tuzları'nın varlığında bir enzim gibi görev yaparak karaciğerin bir salgısı olan plazma proteini fibrinojen'i, ince uzun iplikçikler şeklinde teşekkül eden fibrin'e dönüştürür.

Fibrin iplikçikleri, kırmızı kan hücrelerini, kan pulcuklarını ve proteinlerini bir ağ gibi sararak çökeltir. Yaranın içini dolduran bu çökeltiye pıhtı denir. Pıhtı, yavaşça büzülerek küçülür ve temiz sarı bir sıvı açığa bırakır. Bu sıvıya serum adı verilir.

Pıhtı bir süre sonra kurur. Yara, fibroblast hücreleri ve deriye ait dış tabaka hücreleri tarafından onarılır.

Damarların iç yüzeyleri kaygan olduğundan, kan buralara yapışıp pıhtılaşamaz. Ayrıca normal kan dolaşımı esnasında çeşitli maddeler pıhtılaşmayı önler. Bunlardan biri karaciğer tarafından üretilen heparin'dir. Heparinin çokluğu, K vitamini eksikliği, karaciğer hastalıkları pıhtılaşmayı geciktirir. Bu gibi durumlarda, bedende nokta halinde kanamalar görülür. K vitamini, hava teması, sıcaklık, asitler, kalsiyum tuzlarının çokluğu da pıhtılaşmayı hızlandırır.

Damarda yaralanma, kireç toplanması veya kolesterin birikmesi gibi hallerde kan damarın içinde pıhtılaşabilir. Damarda meydana gelen bu pıhtıya emboli (tıkaç) denir. Bu pıhtının kalbi besleyen ince damarları (karonerleri) tıkamasından kalp enfarktüsü ortaya çıkar. Çok tehlikeli olan bu hastalıkta kalp kasları beslenemediğinden zaman içinde bozulur. Bu gibi hastalar kalp yetmezliğinden ölebilir.Tıkanma akciğer veya böbreklerde olursa akciğer ve böbrek enfarktüsü adını alır.

Hemofili denen irsi bir hastalıkta kan pıhtılaşması

245
Yeni Üyeler Buraya / Ynt: Slm Bn Engin Kocaman
« : Haziran 16, 2009, 09:41:12 ÖS »
yaw dunya kucuk ule karsilasacaz ama sen daha hic kurtulamassin bnden   :kat

246
Bilim Haberleri / Apollo Ay inişi aldatmacası suçlamaları
« : Haziran 16, 2009, 09:28:08 ÖS »
Apollo tasarısı ile insanoğlunun Ay'a ayak basmadığını, aslında tüm tasarının bir aldatmacadan olduğu iddiaları kamuoyunda önemli miktarda taraftar toplamıştır. Bu iddialar tarihçiler ve uzay araştırmaları camiasınca kabul edilmemektedir.

Ay sahtekârlığı iddialarının ABD karşıtlığı ile yakından ilgisi vardır. Zira Apollo tasarısı, soğuk savaş yıllarında ABD ile Sovyetler Birliği'nin giriştiği Uzay Yarışının bir parçasıydı ve ABD'nin zaferiyle sonuçlanmıştı. Özellikle siyasi olarak sol ve ABD dışındaki milliyetçi sağ eğilimli kişiler, Apollo tasarısını ABD'nin küresel tahakkümünün bir simgesi olarak görmektedir. Bu kişilerin ABD karşıtı duyguları, Ay'da insanın yürümesi fikrinin getirdiği imkânsızlık hissiyle birleşince Ay sahtekârlığı inancına neden olabilir. Ancak, Ay sahtekârlığı tümüyle temelsiz bir iddia da değildir, onu savunanların bir kısmı, çeşitli somut kanıtlarla desteklemeye çalışmaktadır. Ancak şu ana kadar iddiaların geçerliliğinin kesin bir kanıtı ortaya konulmamıştır.


İddialar

İnsanoğlunun Ay'a gitmediğini savunanların görüşleri aşağıdaki şekilde ikiye ayrılabilir:

1. Tam sahtekârlık: Apollo uçuşlarının tamamen sahte olduğunu savunanların görüşü. Çeşitli kaynaklarda teknolojinin 1970'lerde henüz yeterince gelişmediği, Van Allen radyasyon kuşaklarının bu yolculuğa izin vermeyeceği gibi iddialarla birlikte yer alır.
2. Kısmî sahtekârlık / insansız iniş: Bu görüşe göre insanlı bir uzay aracı Ay'ın yörüngesine oturtulmuştur, ancak uzayadamları Ay yüzeyine inmemişlerdir. Bu iddianın dayanağı da Ay'a iniş ve kalkışı gerçekleştirecek teknolojinin çok karmaşık olmasıdır. Bu iddianın bir çeşitlemesine göre, Ay yüzeyine insansız araçlar inmiş olabilir. Sahtekârlık olduğunu savunanlar, Ay yüzeyindeki lazer yansıtıcıları gözlemlenebilir cisimleri bu şekilde açıklamaktadır. Yine bir başka çeşitlemeye göre, Apollo tasarısı yeterince hızlı ilerlemeyince ABD Uzay Yarışını kaybetmekten korktu ve ilk Apollo uçuşlarını sahte olarak düzenledi. Apollo 16 ve 17 gibi sonraki uçuşlar ise gerçekti.

Sahtekârlık için nedenler

ABD'nin böyle büyük bir sahtekârlık yapması için ortaya konan nedenler şunlardır:

1. Uzay Yarışı: ABD, Sovyetler ile büyük bir prestij yarışına girmişti ve kaybetmemesi gerekiyordu. Sahtekârlık teorisyenlerine göre ABD'nin aya gerçekten gitmesi, bu sahtekârlığı düzenlemekten daha pahalı ve riskliydi. Sahtekârlık sayesinde ABD ucuz bir zafer kazanmış oluyordu.
2. Para: Apollo tasarısına aktarılan para, tasarının başındakiler tarafından alıkonmuş, artan küçük miktarla sahtekârlık yapılmış olabilir.
3. Risk: Apollo tasarısı o kadar riskliydi ki, gerçekten denenseydi o dönemin teknolojisiyle başarısız olma ihtimali yüksekti. Bu nedenle yöneticileri sahtekârlık yapma gereği duydular.

247
Bilim Haberleri / Karotenoid
« : Haziran 16, 2009, 09:26:32 ÖS »
Karotenoidler bitkilerde ve bazı diğer fotosentetik mikroorganizmalarda (yosunlar, bazı mantarlar ve bazı bakterilerde) bulunan pigmentlerdir.

Altı yüzün üzerinde bilinen karotenoid vardır; ksantofiller ve karotenler olarak iki sınıfa ayrılırlar.

Özellikleri

Karotenoidler, tetraterpenoidlerin bir kategorisidir. Yapısal olarak polien zincirlerden oluşurlar\ bunlar bazen halkalar ile sonlanabilir. Oksijen atomu bulunduranlar (lutein ve zeaksantin gibi) ksantofiller olarak adlandırılırlar. Oksijensiz karotenoidler (alfa kartoten, beta karoten ve likopen gibi). Karotenoidlerin en iyi bilineni kuşkusuz havuçlarda bulunan karotendir.

Açık sarıdan parlak turuncu ve kırmızıya kadar değişen renkleri kimyasal yapılarına bağlıdır. Ksantofiller genelde sarıdırlar, karbon-karbon çift bağları konjugasyon ile birbiriyle etkileşir, böylece moleküldeki elektronlar bu bölgelede serbestçe dolaşabilirler. Çift bağların sayısı arttıkça bu konjuge sistemlerdeki elektronların daha fazla hareket serbestisi olur ve seviyelerini değiştirmek için daha az enerjiye gerek duyarlar. Böylece molekül tarafından soğrulan ışığın enerjisi azalır. Görünür spektrumun mavi kısmından daha fazla enerji soğuruldukça bu bileşiklerin renkleri de kırmızılaşır.

Fotosentetik sistemlerde karotenoidler fotosentetik tepkime merkezinde önemli bir rol oynarlar. Ya enerji transferine katılırlar, ya da reaksiyon merkezini oto-oksidasyondan korurlar. Fotosentez yapmayan organizmalarda karotenoidlerin oksidasyondan koruma mekanzimalarıyla ilişkilidirler.
Proteinlerde karotenoidlerin yerleşimi. Sol: Siyanobakteri fotosistem I'de karotenoidler dışta (turuncu) Şablon:PDB. Sağ: Rodopsin'de retinal protein içine gömülüdür (pembe) Şablon:PDB.
Proteinlerde karotenoidlerin yerleşimi. Sol: Siyanobakteri fotosistem I'de karotenoidler dışta (turuncu) Şablon:PDB. Sağ: Rodopsin'de retinal protein içine gömülüdür (pembe) Şablon:PDB.

Karotenoidlerin pek çok fizyolojik işlevi vardır. Yapıları gereği serbest radikalleri etkili bir şekilde bertaraf ederler ve bağışıklık sistemini güçlendirirler. Epidemiyolojik çalışmalarda diyetinde ve kan plazmasında yüksek oranda beta-karoten bulunan kişilerde akciğer kanser riskinin anlamlı derecede azaldığı bulunmuştur. Öte yandan sigara kullananaların yüksek dozda beta-karoten kullanmasının kanser riski artırdığı bulunmuştur. Bir olasılıkla aşırı miktarda beta-karotenin yıkım ürünleri plazmadaki A vitaminini azaltıp, sigara dumanının neden olduğu akciğer hücrelerindeki çoğalmayı kötüleştirmektedir.

Hayvanlar karotenoidleri sentezleyemezler ve onları beslenme yoluyla elde etmek zorundadırlar. Buna rağmen bu bileşikler yaygın olarak ve genelde gösteriş amaçlı kullanılırlar. Örneğin, flamingo ve somon balıklarının pembe renkleri, istakozların kırmızı renkleri karotenoidlere bağlıdır. Karotenoidler gösteriş amaçlı kullanıllırlar çünkü, onların fizyolojik ve kimyasal özellikleri göz önüne alınırsa, bireysel sağlığın samimi bir göstergesidirler ve hayvanlarin kendilerine potansiyel eş bulmalarına yarar.


En yaygın karotenoidler likopen ve A vitamininin öncülü olan β-karotendir. Bitkilerde ksantofil lutein en bol karotenoiddir. Bitkilerin yapraklarında bulunan lutein ve diğer karotenoidler bariz değillerdir çünkü klofofil gibi diğer pigmentler tarafından maskelenirler.

Aroma kimyasalları Karotenoid yıkım ürünlerinden iyononlar, damaskonlar ve damaskenonlar, parfüm endüstrisinde yaygın olarak kullanılan kokulu maddelerdir. Hem beta-damaskenon ve beta-iyonon çiçeklerin kokusuna katkıda bulunan başlıca bileşiklerdir. Siyah çay, eski tütün, üzüm ve çoğu meyvedeki tatlı çiçek kokuları karotenoid yıkımı sonucu oluşan aromatık bileşikledir.

248
Bilim Haberleri / Kuantum
« : Haziran 16, 2009, 09:26:07 ÖS »
Kuvantum mekaniği veya Nicem mekaniği, kuramsal fiziğin, kökleşik mekanik ve kökleşik elektromanyetiğin atom ve atomaltı boyutlarında yerine geçerek deneysel fizikte bolca uygulama alanı bulmuş temel dallarından biridir. Yoğun madde fiziği, atom fiziği, moleküler fizik, sayısal kimya, nicem kimyası, parçacık fiziği ve nükleer fizik gibi fizik ve kimya dallarının hesaplamalarının dayandığı matematiksel altyapıdır. Genel görelilik ile birlikte çağdaş fiziğin iki denek taşından biridir.

Nicem mekaniği, kuramsal fiziğin ana dallarından olup atom ve atomaltı seviyelerde kökleşik mekanik ve kökleşik elektromanyetizmin yerini almıştır. Genel görelik kuramı ile birlikte çağdaş fiziğin yapı taşlarındandır.

Ingilizce de Quantum (Latince: "ne kadar") olarak kulanılan terimi, kuramın belirli fiziksel nicelikler için kullandığı kesikli birimlere gönderme yapar. Nicem mekaniğinin temelleri 20.yy'ın ilk yarısında Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac, Wolfgang Pauli gibi bilim adamlarınca atılmıştır. Bugün de kuramın bazı ana yönleri üzerinde çalışılmaktadır.Belirsizlik ilkesi, anti madde, Planck sabiti, kara özdek, dalga kuramı, nicem alanları, olasılık teorisi, kaos teorisi gibi kavram ve kuramlar bu alanda geliştirilmiş ve kökleşik fiziğin olduğu kadar kökleşik düşünce ulamlarınin da sarsılmasına, değiştirilmesine etki etmiştir.

Kısaca nicem mekaniği, Einstein'ın özdek ile enerjinin birbirine dönüşebilen bir gerçeklik olduğunu bulmasıyla birlikte, eksiciklerin kımıldamaları olarak bildiğimiz fizik kurallarının hiçbirine benzemediğini ortaya çıkaran bilim adamlarının çalışmalarına verilen addır.

Böylece Newton Fiziği'nin, özdeklerin bilardo topu gibi katı, ölçülebilir ve birbirinden bağımsız nesneler olduğu varsayımı da yıkılmış oluyordu. Aslında, özdek dediğimiz şey, bir tür olasılıklar demetiydi. Böylece özdeğin düşünceye, düşüncenin de özdeğe dönüştüğü bir başka gerçeklik çıkıyordu ortaya.

Nicem dünyasında bir nesne, ancak başka bir nesne ile birlikte değerlendirildiğinde bir tanımlama yapılıyordu. Nicem gerçeklik alanında, sonsuz olasılıklarla dolu bir belirsizlik söz konusuydu. Nicem alanında "nesne"ler birbirini sürekli etkiliyor

249
Bilim Haberleri / Halley kuyruklu yıldızı
« : Haziran 16, 2009, 09:25:43 ÖS »
Halley kuyrukluyıldızı, resmi adıyla 1P/Halley veya kaşifi Edmond Halley'e ithafen Comet Halley, her 75–76 yılda bir görünen kuyrukluyıldız. Tüm periyodik kuyrukluyıldızlar arasında en meşhurudur. Her yüzyılda bir çok uzun periyodlu kuyrukluyıldız görülmesine rağmen, Halley çıplak gözle görülebilen tek kısa periyodlu kuyrukluyıldız, ayrıca insan öründe geri dönecek çıplak gözle görülür tek kuyrukluyıldızdır.[1] Halley kuyrukluyıldızı iç Güneş Sistemi'ne en son 1986 yılında girmiştir. 2061 yılında tekrar görülecektir.

1066 yılında görüldüğü konusunda Bayeux Halısı'na kayıt düşülmüştür. 1682'de yeniden ortaya çıktı ve gökbilimci Edmond Halley yörüngesini hesapladı. Ayrıca, bu yörüngenin 1531 ve 1607'de görülen kuyrukluyıldızların çakıştığını saptayıp, dolayısıyla bu üç kuyrukluyıldızın gerçekte aynı kuyrukluyıldız olduğunu ve 1758'de döneceğini öne sürdü; bu varsayım doğru çıktı. Kuyrukluyıldız 1835 ve 1910'da yeniden ortaya çıktı.

250
Bilim Haberleri / Nebula
« : Haziran 16, 2009, 09:25:07 ÖS »
Nebula uzayda bulunan gaz bulutsularına verilen isimdir. Yıldızlar arasında bulunan boşluklarda yer alan ve yıldızların yaydıkları ışık enerjisi ile görünür hale gelen yoğun gaz ve toz bulutları, gökadaların temel bileşenlerindendir.

Nebula oluşumu

Nebula(bulutsu) oluşmadan önce bir yıldızdır. Bu yıldız büyür büyür sonunda ya kahverengi cüce ya nötron yıldızı ya da bir karadelik olur. Fakat bütün yıldızlar bunlardan biri olmadan önce kırmızı süperdev haline gelir. Bu yıldızlar çok büyük oldukları için içten gelen basınç ve yüksek (100.000.000 °C) sıcaklığın etkisiyle uzay boşluğuna gaz salarlar. Bu gaz püskürmeleri oldukça büyük ve hızlıdır. Daha sonraları bu gazlar yakınlaşarak bir gaz bulutu oluştururlar. Bu gaz bulutunun sıcaklığı 15.000 °C den fazladır. Bu sıcaklık ve çeşitli basınçlar oradaki gazlar(Hidrojen)ile birleşerek füzyon reaksiyonu başlatırlar. Bu füzyon reaksiyonu yeni bir yıldızın ilk temelleridir. Daha sonra o minik yıldızlar büyür ve anakol yıldızına dönüştüğü zaman ana yıldız kadar olmasada gaz püskürtmesi yaparlar.Bu arada ana yıldız kahverengi veya beyaz cüce olup ömrünü demir ve karbon yığını olarak tamamlamıştır.

İşte yeni bir bulutsu böyle olşur. Bu bulutsula Gezegenimsi bulutsu olarak adlandırılır.

Yeni Bir Yıldız Doğdu

Gökyüzüne baktınız, ertesi gün bir daha baktınız ve dün görmediğiniz ve çok parlak bir yıldız gördünüz. Aslında yıldız falan doğmadı. Orada bir süpernova Patlaması oldu.Süpernova patlamaları izlemeye değer olaylardır.En son kaydedilen patlama 1987 yılında olmuş ve kayıtlara 1987A olarak geçmiştir.Eski çağlarda Çin'de de izlenmiş bir süpernova patlaması vardır.Süpernova patlamalarında kırmızı süper devler patlayıp nötron yıldızı oluştururlar.Bazen karadelik oluşur.Karadelik oluşma ihtimali binde birdir.Karadelik oluştuğu zaman çevresindeki herşeyi çeker dev bir elektrik süpürgesi gibi.Nötron yıldızı oluştuğu zaman çevrenindekileri karadelik gibi çekmez.Nötron yıldızının madde yoğunluğu çok fazladır.

Süpernova Sonucu Oluşan Bulutsu

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bazen yıldızlar süpernova geçirerek patlarlar.Bunun sonucunda çevrelerine yavaş yavaş gaz salmak yerine bir anda salmış olurlar.Bu arada bu gazlar çeşitlidir ve reaksiyona girerek çeşitliliği arttırırlar.Buda çok renkli bir görüntü oluşturur.Bu bulutsular süpernova sonucu oluşmuş bulutsular diye adlandırılır.

Peki bir nebulanın gezegenimsimi süpernova sonucumu olduğunu nasıl anlarız? Çok kolay. Süpernova sonucu oluşmuşlarda gazlar çeşitli etkiler sayesinde dağılırlar ve garip şekiller oluşur. Fakat gezegenimsi bulutsularda gazlar dağılmadığı için simetrikdir

251
Bilim Haberleri / Ay Taşı
« : Haziran 16, 2009, 09:24:41 ÖS »
Ay taşı Ay'da oluşmuş olan taşları tanımlamak için kullanılır. Terim ayrıca Ay'a yapılan keşiflerde toplanan diğer ay ile ilgili maddeler için de kullanılmaktadır.

Dünya'daki Ay taşlarının şu an için üç kaynağı vardır: 1) A.B.D Apollo görevleri; 2) Sovyetler Birliği Luna görevleri; ve 3) krater oluşumlarında Ay'ın yüzeyinden fırlayan taşların yeryüzüne ay meteorları olarak düşmesi şeklindedir. Altı Apollo yüzey gezisi boyunca, çoğunluğu Apollo 15, 16, ve 17 tarafından olan, toplam 382 kg (842 lb) ağırlığında 2.425 örnek toplanmıştır. Üç Luna uzay gemisi ise 326 g (0.66 lb) ağırlığında örnekle geri dönmüştür. Dünya'da 2006 yılına kadar 90'ın üzerinde meteor bulunmuştur ve toplam ağırlıkları 30 kg kadardır.

Apollo ay taşları çeşitli aletler kullanılarak toplanmıştır; çekiç, tırmık, kepçe, maşa ve çekirdek tüpleri. Toplanmadan önce birçoğu bulundukları ortamı göstermek için fotoğraflanmışlardır. Örnek çantaları içine koyularak ve sonra Özel Çevre Örnek Kabı'nın içine koyularak Dünya'ya olan yolculuğunda kirlenmeleri engellenmiştir.
Ay
görevi Getirilen
örnek
Apollo 11 22 kg
Apollo 12 34 kg
Apollo 14 43 kg
Apollo 15 77 kg
Apollo 16 95 kg
Apollo 17 111 kg
Luna 16 101 g
Luna 20 55 g
Luna 24 170 g

Genel olarak Ay'dan toplanan taşlar Dünya'daki taşlar ile karşılaştırıldıklarında, radyometrik tarihleme sonuçlarına göre çok yaşlıdırlar. En genci Dünya'da görünenlerin en yaşılısından daha yaşlıdır. Ay düzlüklerindeki bazalt örnekler 3,2 milyar yıldan başlar ve dağlık kısımlarındakiler 4,6 milyar yıla kadar çıkar, bu nedenle Güneş Sistemi'nin oluşumundaki ilk evreleri gösterir.

Taşların özellikleri Dünya'daki taşların özelliklerine çok fazla benzerlik göstermektedir, özellikle içerdiği oksijen izotopları miktarı bakımından. Fakat Ay'dan gelen taşlar daha düşük demir oranına sahip olmaya eğimlidirler, potasyum ve sodyum gibi uçucu kimyasallar bakımından tükenmiş durumdadırlar ve su bakımından tamamen tükenmiş durumdadırlar.

Ay'da bulunan yeni mineraller arasında, armalcolite bulunmaktadır. Armalcolite'in adı Apollo 11 görevindeki astronotların ardından adlandırılmıştır: Armstrong, Aldrin, ve Collins.

Apollo Ay taşlarının ana depolama yeri Houston, Teksas'daki Lyndon B. Johnson Uzay Merkezi'ndeki Ay Örnek Binası'dır. Güvenli koruma için, San Antonio, Teksas'da Brooks Hava Kuvvetleri Üssü'nde küçük örnekler bulunmaktadır. Taşların çoğu nemden korunması için nitrojen içinde saklanmaktadır. Tşların üzerindeki ölçümler, özel aletler kullanılarak el sürülmeden yürütülmektedir.
Genesis Taşı, Apollo 15 görevinde getirilmiştir.
Genesis Taşı, Apollo 15 görevinde getirilmiştir.

Ay seferleri boyunca toplanan ay taşları paha biçilmez olarak kabul edilmektedirler. 1993'de, Luna 16 seferinden 0.2 g ağırlığında üç küçük parça 442.500 Amerikan dolarına satılmıştır. 2002'de Ay Örnek Binası'ndan çok ufak Ay'a ve Mars'a ait parçalar çalınmıştır. Parçalar 2003'de geri alınmıştır, NASA, mahkemede çalınan ağırlığı 285 g (10 oz.) olan parçaların değerini $1 milyon dolar olarak tahmin etmiştir. Ay meteorlarından elde edilen ay taşlarının da değerleri çok yüksektir, genellikle özel koleksiyoncular tarafından satılmakta ve ticareti yapılmaktadır.

Birkaç yüz küçük örnek hazırlanmış ve ulusak hükümetlere ve A.B.D. valiliklerine sunulmuştur. Bunlardan en azından bir tanesi daha sonra çalınmış, satılmış ve geri alınmıştır. Diğer örnekler müzelere gitmiştir, bu müzelerin içinde Amerikan Ulusal Hava ve Uzey Müzesi, Kansas Kozmosfer ve Uzay Merkezi ve Kennedy Uzay Merkezi bulunmaktadır. Kennedy Uzay Merkezin'de ufak bir ay taşı parçasına dokunulmasına izin verilmektedir. NASA 382 kg (842 lb) ağırlığındaki örneğin 295 kg (650 lb) kadarının bozulmamış olarak Johnson Uzay Merkezi'nde olduğu söylemektedir. Hasselblad çalışanları tarafından, görev sonrası bir kamera temizlenirken biraz ay tozu toplanmıştır.

252
Bilim Haberleri / Optimizasyon Nedir?
« : Haziran 16, 2009, 09:22:49 ÖS »
İnsanların yaşamları boyunca karşılaştıkları sorunları çözüm arayışları zamanla bu çözümleri modeller üzerinde arama yaklaşımını doğurmuştur. Matematik ve bilgisayardaki gelişmeleri dış dünyanın problemlerini matematiksel olarak problemleyip bu çözümleri modelleyip çözerek bu çözümleri gerçek hayata yansıtma olanağı vermiştir.

Matematiksel modelleme tekniği öncelikle doğrusal ve az sayıda değişkenlerin kullanılmasıyla başlamıştır. Bir süre sonra doğrusallık varsayımını her problem için geçerli olmadığı anlaşılmıştır.Bu durumda doğrusal olmayan modellemeye gidilmiştir. Ancak doğrusal olmayan modellerin kendine özgü çözümleri uygulamada birçok sorunu beraberinde getirmiştir. Zamanla geliştirilen bazı yöntemlerle doğrusal olmayan modellerin hızla çözümlenmesi sağlanmış ve bu optimizasyon teorisini geliştirmiştir.

Optimizasyon; bir problemde belirli koşullar altında mümkün olan alternatifler içinden en iyisini seçmektir. Bazı durumlarda herhangi bir nedenle en iyiye ulaşmak mümkün olmayabilir.

Kaan Yağlı
Ege Üniversitesi Matematik Bölümü

253
Bilim Haberleri / Matematiğin Temel İlkeleri
« : Haziran 16, 2009, 09:22:15 ÖS »
Her kelimeyi tanımlamak mümkün olmadığı gibi, her hükmü de ispat etmek mümkün değildir. Bir kelime, başka kelimelerle tanımlanır, bu sonuncular da, daha başka kelimelerle tanımlanır.

Böylece kullanılan her kelimeyi tanımlamak için, sonsuz şekilde geriye gitmek gerekmektedir ki, bunun imkansız olduğu ortaya çıkar. Bunun gibi; matematikte, bir teorem, başka teoremlerle, o teoremle de başkalarıyla ispat edilir. Herşeyi ispat için, imkansız olan, bir sonsuz geriye gitme lazım geldiğinden, ister istemez bir yerde durma gerekiyor. O halde, nasıl ki, tanımlamayan şeyler varsa, öylece ispat edilmeyen şeyler de vardır. İspat edilemeyen şeylere, matematikte prensipler adı verilir. Gerçi, prensipler ispat edilemezler, fakat herşey bunlara dayanarak ispat edilir. Bunların ispatsız kabul edilmelerinin sebebi budur.

Matematiğe ait, sistematik eserler meydana getiren Eski Yunan matematikçileri, bazı hükümleri ispatsız kabul etmek lazım geldiğinin farkına varmışlardır. Bunlardan Öklid, Elementler adlı eserinin başında, bu gibi hükümleri ifade etmiştir. Bunlara da "Kabulü İstenen Şeyler" adını vermiştir. Zamanla, bu kabulü istenen şeylerin sayısı değişmiştir. Örneğin, 19. yüzyıla kadar, matematikçiler, Öklid'in ispatsız kabul ettiği ve Öklid Postülatı denilen "Bir doğrunun dışındaki bir noktadan, o doğruya yalnız bir paralel doğru çizilebilir" şeklindeki hükmünü ispat etmeye çalışmışlardır. Fakat, daima ispatsız birtakım hükümler, yeni yeni prensipler kabul edilmiştir. Eskiden beri, matematikçiler tarafından, matematiğin temel prensipleri üç grupta toplanmıştır. Bunlar: Tanımlar, Aksiyomlar ve Postülatlar'dır.

254
Bilim Haberleri / Matematiğin Başlangıcı
« : Haziran 16, 2009, 09:21:27 ÖS »
Matematik sözcüğü, ilk kez, M.Ö. 550 civarında Pisagor okulu üyeleri tarafından kullanılmıştır.Yazılı literatüre girmesi, Platon'la birlikte, M.Ö. 380 civarında olmuştur. Kelime manası "öğrenilmesi gereken şey", yani, bilgidir. Bu tarihlerden önceki yıllarda, matematik kelimesi yerine, yer ölçümü manasına gelen, geometri ya da eski dillerde ona eşdeğer olan sözcükler kullanılıyordu.

Matematiğin nerede ve nasıl başladığı hakkında da kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Dayanak olarak yorum gerektiren arkeolojik bulguları değil de, yorum gerektirmeyecek kadar açık yazılı belgeleri alırsak, matematiğin M.Ö. 3000-2000 yılları arasında Mısır ve Mezopotamya'da başladığını söyleyebiliriz.

Herodotos'a (M.Ö. 485-415) göre matematik Mısır'da başlamıştır. Bildiğiniz gibi, Mısır topraklarının %97'si tarıma elverişli değildir; Mısır'a hayat veren, Nil deltasını oluşturan %3'lük kısımdır. Bu nedenle, bu topraklar son derece değerlidir. Oysa, her sene yaşanan Nil nehrinin neden olduğu taşkınlar sonucunda, toprak sahiplerinin arazilerinin hudutları belirsizleşmektedir. Toprak sahipleri de sahip oldukları toprakla orantılı olarak vergi ödedikleri için, her taşkından sonra, devletin bu işlerle görevli "geometricileri" gelip, gerekli ölçümleri yapıp, toprak sahiplerine bir önceki yılda sahip oldukları toprak kadar toprak vermeleri gerekmektedir. Heredot geometrinin, bu ölçüm ve hesaplarının sonucu olarak oluşmaya başladığını söylemektedir

255
Bilim Haberleri / Avrupa'da Analitik Geometri
« : Haziran 16, 2009, 09:20:55 ÖS »
Çoğu Batılı matematikçiler; analitik geometriyi, Fransız matematikçi ve filozofu René Descartes (1596 - 1650) ile başlatırlar. Bu konuda denir ki: "Descartes cebiri geometriye soktu ve analitik geometriyi kurdu". Descartes'in kurduğu analitik geometri, zihiniyet bakımından eski Yunanlıların, geometri yardımıyla aritmetiği kavramak istemelerinin tam tersine olarak, geometriyi aritmetik ve cebirle sistemleştirip kavramadan çıkmıştır.

Geometrik sorunlar, ancak cebrik bir incelemeye müsait oldukça analitik geometride yer alırlar. Descartes'in 1637 yılında yayımlanan La Géométri'de bulunan analitik geometri konuları, Descartes'ten 1000 yıl daha önceki yıllarda yazılmış, geometri ve cebir kitaplarında vardı. Descartes önceki yıllarda bilinen, analitik geometri konularını müstakilleştirmiş ve kısmen de genişletmiştir. Descartes; bir doğru üzerinde, başlangıç olarak aldığı, bir noktanın, sağında pozitif, solunda da negatif büyüklükleri göstermeyi esas alan geometrik bir anlam vermiş ve cebir ifadeleri içinde göstermeyi başarmıştır.

Sayfa: 1 ... 15 16 [17] 18